"..... ALLAH size güçlük çıkartmak istemez, Ancak O sizi Tertemiz / Ak pak/Arı duru kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister, Umulurki şükredersiniz "

26 Temmuz 2011 Salı

ABDEST

Bedenin abdesti su ile,

Nefsin abdesti gözyaşı ile,

Aklın abdesti ilim ile,

Ruhun abdesti aşk ve muhabbet iledir

14 Mayıs 2011 Cumartesi

indir yarabbi kurutma yarabbi


Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu (kurutup) tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.(Müminun18)

‘Rabbim!

Ben senin bana indireceğin hayra

öylesine muhtacım ki…’

Kasas / 24

adım dua özüm dua


İçime sığmıyor hüzünlerim;

Sana geliyorum; düşe kalka.


Susuyor dilim;


Senin huzurunda sözlerim "gözlerimden" akıyor...


Adım duâ!


Özüm duâ!


Duâya sakla/n/dım; ben/i kimse bulamasın.

ÖLMEDİKÇE - ÖLDÜRMEDİKÇE





Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?


MEVLANA

yusuf gelecek diye ezanı beklemek


Sokaktan geçerken Yusuf'un yüzünün nuru o civarda bulunan köşklerin,
evlerin pencerelerinden, kafeslerinden içeriye vurur, düşerdi.

Köşklerde bulunanlar: "Belli ki Yusuf gezmeye çıktı, şimdi buradan geçiyor!"
derlerdi.

Köşede bucakta oturanlar da duvarlarda ışıklar, parıltılar görünce,
Yusuf'un oradan geçtiğini anlarlardı.

Yusuf'un geçtiği sokağa penceresi bulunan ev, onun oradan geçişinden
şereflenir, nurlanırdı.

(Ey kardeş!)Aklını başına al da evinin penceresini Yusuf'un geçtiği sokağa aç:
ve pencerenin önüne oturup onu seyret!

Aşık olmak demek, nur gelen tarafa pencere açmaktır. Çünkü gönül gerçek
dostun yüzü ile aydınlanır, nurlanır.

(Mevlana: mesnevi)

kaleme su değdi

Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEipuSldRaPDSvgjY1uvtIYAnS8D0U9QSGqB9Tj6bsiOVFhrMjSJCMKqejEBp5VgSxQYbcirPEp8_DCkrcJJNHBib15kKNvC38zREpXQ30NefUPliuoD7ttaA09h5s5DrumU5Ww3Ym_jztw/s1600/kalem+suyu+g%25C3%25B6r%25C3%25BCnce.jpg

Ey İnsan! Şunu bil ki;
Nefsinin kusurunu gören kabul eder.
Kabul eden tevbe eder.
Tevbe eden Allah’a sığınır.
Allah’a sığınan Rahmete kavuşur.
Rahmete kavuşan şeytandan kurtulur.

inşallah demektir abdest almak

İnşALLAH derse yakaran
inşa eder Yaradan!



OKYANUS YÜREKLİ DOST

Water God Blue Animated

Su, kendine sırdaş arıyordu.

Ağır geldi sır buluta.

Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.

Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve suyun sırrı iyice açığa çıkıyordu.

Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir aldı suyun sırrını çekti gitti. Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsada nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze..Çağlayanlar, şelaleler,akarsular..Hepsi kayboluyordu bir anda. Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla...okyanusa taşındığını.

Karar verdi su.
Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten.
Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....Geçen karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu. Çok uğraştım konuşturamadım. Ben tam giderken '' Dur !'' dedi su. Durdum!

'' Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar....'' dedi.

Hep cevrenizde OKYANUS yürekli dostlarinizın olmasi dilegiyle ......

BİZİM OKYANUS YÜREKLİ DOSTUMUZ ŞADIRVANDA BİZİ BEKLİYOR.
HER ZAMAN MÜTEBESSİM, HER ZAMAN HAZIR, HER ZAMAN ŞEFKATLİ,

13 Mayıs 2011 Cuma

SUYA ANLAT DERDİNİ AKSIN BİTSİN GİTSİN

ABDEST SUYA DÖKMEKTİR DERDİNİ


Suya anlat derler derdini

gördüğün kötü rüyayı suya anlat

anlat ki akıp gitsin suyla

su dinlesin

aksın

gitsin

bitsin

Toprak Suya, Bedenim Abdeste Âşık


Toprak Suya, Bedenim Abdeste Âşık

Dışarıda yağmur yağıyor. Yağmur toprağa, sevdiğine kavuşuyor. Evlatları olacak; bin bir çeşit bitki... Toprak, varlığın anası, su varlığın atası...
İnsan, toprak ve suyun karışımı bir balçıktan yaratıldı. Birazı toprak, birazı su... İnsan atasını da, anasını da aynı bedende taşıyor. Aynen kâinât gibi... Su ile diriliyor, su ile hayatı devam ediyor. İnsan, aslını seviyor ve aslını istiyor. Toprak, su ile diriliyor, su ile hayatını devam ettiriyor. Toprak, aslını seviyor, aslını istiyor.



"Allah, gökten su indirdi, ölümünden sonra yeri onunla diriltti. Muhakkak bunda, dinleyip-anlayan bir kavim için, bir ibret vardır."(en-Nahl, 65)
"...Yeryüzünü, kupkuru/ölü görürsün, ancak Biz, onun üzerine su indirdiğimiz zaman; titreşir, kabarır ve her güzel çiftten iç açıcı bitkiler verir."(el-Hac, 5)
"Allah, her canlıyı sudan yarattı. Bunlardan kimisi karnı üzerinde, kimisin iki ayağı üzerinde ve kimisi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah, neyi dilerse, onu yaratır. Muhakkak Allah, her şeye kâdirdir."(en-Nûr, 45)
Toprak ve su, bizâtihî temizler. İkisi de çok temiz, dışarıdan müdâhale edilmedikçe... O sebepledir ki, kâinâtın ve insanın temizliği, su ve toprak ile mümkün...
Toprak, bağrında ne leşler taşıyor da birisini bile dışarı bildirmiyor. Su, toprağın bütün faaliyetlerine yardım ediyor.
Dirilmek, su ile dirilmek... Yağmurun toprağı dirilttiği gibi... Bütün bedenime su yağsın ve bereket gelsin. Diriltsin. Beni sinire, nefrete, öfkeye, kıskançlığa götüren bütün kötü duygularım, bedenime döktüğüm su ile aksın gitsin... Akar da... Bütün hücreler su ile yenileniyorsa, kötü duygular su ile gitmez mi? Gider her hâl...

Ortaokul yıllarında duymuştum, bütün kötü hâllerin su ile gittiğini... Misafirimiz olan bir hanımın anlatması ile... Rüyâ görüyordu bu hanım, hem de devamlı, aynı rüyâyı... Bu hâl tam üç aydır sürüyordu. Ama korkusundan, dillendiririm de kanadı bağlı kötü rüyâ kuşunu uçururum diye kimselere diyemedi. Sabır son raddesine gelince, deyiverdi kızına...
"-Yavrum, ben torunumu ateşlerin içinde görüyorum. O çocuğun bir derdi mi var?""-Yok!"dedi kızı... "Ne derdi olacak, yediği önünde yemediği ardında."O da her şeyi maddeden ibâret gören, diğer ana-babalar gibi idi. Sırtı pek, karnı tok ise bir çocuğun ne derdi olurdu ki?
Her ne kadar bunları annesine söylemişse de; onun da içini bir kurt kemirmeye başladı. Acaba onun bilemediği, bir annenin bilemediği, evlâdın derdi olabilir mi idi?
Eşine danıştı, anlattı annesinin gördüğü, ardı arkası kesilmeyen rüyâları...
Dedi:
"-Kalbimi bir kasvet kapladı. Gönlüm daralıyor. Birlikte çıkın gezmeye de, bir sor bakalım. Oğlun, delikanlı oluyor, acaba bir sevdiği, bir derdi mi var? Bana anlatmaya çekinir belki, sen hemcinsisin bir anla hâlini, dinle en ince noktasına kadar da çözelim bir düğüm varsa yavrumuzda..."Baba da işkillendi. Pazar günü oğlu ile gezmek üzere randevulaştı. Çocuk şaştı. Şimdiye kadar babası ondan hiç randevu talep etmemişti. Zira aynı evde idiler. Ne gerek vardı?
Çıktılar, baba-oğul, dışarıya. Baba, elini koydu oğlunun omzuna... Yürüdüler epeyce birlikte... Kâinât güzeldi, bir gece önce yağmur yağmıştı da, toprak neşelenmişti, serpilmişti. Bir pastane ya da salona tıkılıp kalmamaya karar vermişlerdi. Toprak, nasıl gök kubbenin altında, dört duvarı olmadan huzur içinde ise, onlar da dört duvarın dışında toprak yanlarını beslemeye karar verdiler. Bunu bilerek yapmadılar. Sadece meleklerin gönüllerine verdiği ilhamla gerçekleştirdiler. Yaratan, nasıl da seferber ederdi, meleklerini, insanların rûhunu beslemek için... O zaman hemen diyelim Sübhânallâhi ve bihamdihî...
Konuştular, aşktan da, okuldan da; oyundan da, arkadaştan da... Delikanlı, babasına öylesine güvenmiş olmalı, babasını öylesine samimi bulmuş olmalı ki, deyiverdi:
"-Baba, ben kendimi her gece rüyamda ateşte görürüm. Size hiç anlatmadım... Ama ben artık çok korkuyorum... Sence neden öyle rüyâ görüyorum?!"Baba, hemen kayınvâlidesinin gördüğü, eşinin anlattığı rüyâyı hatırlayıverdi. Onun da hanımı gibi içi sıkıldı, oğlu adına korktu. Baba idi, ne de olsa!.. Rüyâda dahî evlâdının yanmasına gönlü râzı olmazdı.
Ezân okunuyordu. Hiç namaza gitmezdi baba... Aklına pek gelmezdi. Ama şimdiki durum, o kadar çok özel ve o kadar çok gizemli idi ki, oğluna nasıl yardım edeceği hususunda tam da Allâh'ın yardımına ihtiyacı olduğunu melekler ilham edivermişti. O meleklere binlerce teşekkür... Onları yaratan ve kullarını gözetme vazifesi veren Rabb'e hamdolsun. Sübhanallâhi ve bihamdihî, hem de yaratılan varlıklar adedince...
"-Oğul"dedi, "Abdest alalım da bir namaz kılalım."
Babasını hiç abdest alırken görmeyen, hele ki namaz kılarken görmeyen, hele ki babası ile birlikte câmi yolu bilemeyen, hele ki Cuma namazını sadece Cuma günleri cemaati sokaklara kadar taşan câmilerden ibaret bilen genç şaşırdı.
"-Ne abdesti, ben abdest almayı bilmiyorum ki!"
Okullarında gerekli olmadığına kanaat getirilmiş olmalı ki, Din dersi öğretmenleri yoktu. Yazın da izci kamplarına giderdi, câmiye nereden gitsin?! O zamanlar izci kampları vardı, şimdiki kadar çok yaz kampları ve yazın çocuğu câmiden, Kur'ân'dan uzaklaştırmak adına yapılan sözüm ona "sosyalleşme faâliyetleri"yoktu.
Baba şaşırdı, utandı. Baba, yer yarılsa da yerin dibine geçse idi. Doğrusu bu gün, ne tuhaf bir gündü böyle...
"-Bana bak, ben ne yapıyorsam aynını yap."dedi.
Oğul bu kez:
"-Şimdi ne yapacağız?"diye sordu.
"-Namaz kılacağız, vakit namazını, yani ikindi namazını...""-Ben bilmiyorum, nasıl kılacağım?"Baba, bir kez daha vuruldu. Gerçi neden vurulup duruyorsa?! Ne vermişti ki evlâdına ne beklesin, karnını doyurup sırtını giydirmekten ve bunu da babalık zannetmekten başka...
"-Bana bak, ben ne yapıyorsan aynını yap."dedi sadece, içi yanarak...
"Taklit", çocukluğun ilk yıllarında bitmeli ve ergen yaşta artık "tatbik"gelmeli iken, bu âilede geç gelmişti. Daha işin "taklit"safhasında idi delikanlı... Ne yaptığını ve anlamını bilmeden babasının her hareketini, daha doğrusu cemaatin her hareketini taklit edecekti. Olsun, ona zor gelmedi. Hatta gizli bir merak ve ilgi ile severek yaptı.
Akşama doğru eve döndüler. Baba, gönlünde evlâdına karşı binlerce mahcûbiyeti taşıyarak; evlâdı ise babası tarafından muhatap alınıp, ilgilenildiği için sevinç içinde evlerine döndüler.
O gece delikanlı, yine rüyâ gördü. Aynı anlarda anneanne de rüyâ görüyordu. Delikanlı yine ateşte idi, ama sadece ayakları ateşte idi, hiç değilse vücudunun büyük bir kısmı ateşten kurtulmuştu. Sabah, genç, babasına gördüğü rüyâyı anlatırken, anneanne de kızına torunu ile ilgili gördüğü rüyâyı anlatıyordu.
Delikanlı okula gitti, anne ile baba kahvaltı masasında epey kaldılar ve görülen rüyâları anlamaya, bu işin içindeki hikmeti çözmeye gayret ettiler.
O gün anne de, baba da hem abdest aldı, hem namaz kıldı. Ellerini açıp, bu rüyânın yorumunu kendilerine öğretmesi için Allâh'a duâ ettiler. Akşam evin reisi eve dönünce yüzü parlıyordu. İçi daha huzurlu idi. Neden suyun rahmetini, abdestin bereketini unutmuş da hiç abdest almaz olmuştu, Allah'tan ki guslediyordu!..
Bu düşünce aklından geçer geçmez baba ateşler içinde yandı. Telaş içinde oğlunun yanına gitti ve sordu.
"-Evlâdım sen hiç ihtilam oldun mu?"
O da neydi ki; genç hiçbir şey anlamadı. Babası, evlâdının anlayacağı ölçüde anlattı ihtilâmın ne olduğunu ve sordu:
"-Oğlum, şimdi söyle, sen hiç ihtilâm oldun mu?"Oğul utanarak cevap verdi:
"-Evet, hem de bir yıldır."
Baba:
"-Allâh'ım!"diye bağırdı.
"-Allâh'ım! Beni affeyle, neden beni yakmazsın rüyâlarımda da evlâdımı yakarsın. Ona guslü öğretmeyen benim, ben yanmalıyım, o değil!.."Gusül ne idi ki? Garibim, genç onu da bilmiyordu. O devirler, gençler birbirlerine mahrem şeylerini anlatmazdı ya, öğrenmeyi akledememişti. Gerçi o da çok erken, ergen olmuştu. Acaba arkadaşlarından akıl bâliğ olan var mı idi?
O gece babası, oğluna gusül abdestini tek tek öğretti. Delikanlı, hemen gusletti. Bütün vücudu dinlenmiş, bütün hücreleri yenilenmiş, sanki bedenine bir tazelik gelmişti. Sadece bedenine mi; rûhuna da, gönlüne ne...
Bu gusül nasıl bir şeyse, önce rûhu dinlendiriyor, sonra bedene zindelik veriyordu. Delikanlı gusledip rahatladıktan sonra güzel bir uyku çekti. Artık ne delikanlı, ne de anneannesi ateşler içinde yanan genci bir daha rüyâlarında görmediler.
Gusül ve abdest, rûha şifâ, gönle şifâ, bedene şifâ... Sıradan şeyler değiller!.. Üzerlerinde binlerce tefekkür edilip, böyle bir rahmeti bahşettiği için Rabb'e binlerce teşekkür edilecek ibâdetler...
Sabah kalkar kalkmaz abdest almalı ki, sadece bedenimiz değil, rûhumuz dirilsin!.. Akşam yatarken abdest almalı ki, bedenimiz, uyku esnasında kendisini yenilerken, rûhumuz da neşelensin. Evden çıkarken abdest almalı ki, Rahmân'ın melekleri bizi hıfzetsin. Nasıl hıfz etmesinler?

Abdest alarak bizim göremediğimiz o esrarlı nûru bütün melekler seyredip, nûr sahibinin peşine düşüyorlar. Melekler nûra âşık, melekler nûra hayran. Melekler abdestli kişiyi nûr içinde görüyorlar, bizim bakan, ama göremeyen gözlerimizin aksine...
O sebeptendir ki; devamlı abdestli gezen ve abdestli iken rûhunu teslim eden kimseler, şehîd olarak rûhlarını teslim ediyorlar. Bu bir hadîs-i şerîf... Her kelimesi doğru, her kelimesi hikmetli bir hadîs... Tabiî ki, şehîdler gibi rûhunu teslim eder, çünkü abdest nûrdur, o kişi ise daima nûr üstüne nûr ekleyerek kendisi bir güneşe dönmüştür. Nûr içindeki bir insan, nûr içinde ölmez mi?
Su beni diriltir, çünkü Âdem'in yaratıldığı çamurda su vardı. Toprak beni diriltir. Çünkü Âdem'in yaratıldığı çamurun öz maddesi topraktı... O sebepten olsa gerek ki, iki şey beni temizler, yaratılışımın öz maddeleri, su ve toprak...

Çok sinirliyim bugün, hemen bir suya koşayım. Öfke ateş, su ateşi söndürür. Suya koşmalı, abdeste koşmalı... Üzerimde bir uyuşukluk var. Hemen suya, abdeste koşmalı ki, su hemen diriltir. Bu ter kokusu da ne? Suya koş ki, o, bir güzel alır götürür kötü kokuları...
Su, kokuyu götürür mü? Götürür ya! Su ile toprağın içine ne atarsan at, dirilir, şimdi dirilmezse âhirette dirilir. Tohum da, ölmüş beden de...
Abdest ile sebzelerin ekili olduğu arâziyi sulamış gibi oluyoruz da, gusül ile bütün kâinâtı temizlemiş ve yıkamış gibi oluyoruz. Çünkü biz âlemin aynısıyız. Bir küçük âlemiz biz...
Toprak suyu sever, bedenimiz guslü ve abdesti sever. Toprak su ile dirilir, bedenimiz ise gusül ve abdestle dirilir. Bir toprağız biz... Su ile karışmış toprak. Biz suyu severiz, suya âşığız...
"-Su gibi azîz olasın!.."derdi babaannem, kendisine su ikram edene, suyu içtikten sonra... Gönlüm, babannemin duâsına "Âmîn!.."diyor.
İnşâallah, su gibi azîz olalım, su gibi izzetli...

Fatma Hale Liman

21 Kasım 2010 Pazar

Çağları aşan bir hijyen projesi: Abdest

Beden hijyeni konusunda, ne günümüzde ne de geçmişte abdeste denk sayılabilecek bir uygulama göstermek mümkün değildir. Gerek toplumdaki yaşayan kadın-erkek bütün bireyleri kapsaması, gerek günlük beden temizliğinin yapılma sıklığı, gerekse herkes tarafından hiç aksatmadan uygulanıyor olması itibariyle abdestle boy ölçüşebilecek ikinci bir proje göstermek imkan haricidir.

Abdest sayesindedir ki, milyonlarca insan dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, hangi milletten olursa olsun yaz-kış, gündüz-gece demeden her gün günde beş kez beden temizliğini en üst düzeyde yapmaktadır. Peygamber Efendimizin (SAV), Allah’ımızın emri olarak getirdiği ve uygulamaya koyduğu abdest ilk günden itibaren bütün Müslümanlarca kabul görmüş ve dinin değişmez en önemli bir kuralı olarak uygulanagelmiştir. O asırdan bu asıra bir Müslüman düşünelemez ki günde beş vakit beden temizliği yapmış olmasın. Müslümanlar dışında, hiçbir çağda beden temizliğine bu denli dikkat eden ikinci bir topluluk gösterilemez. Mesela;17.yüzyılda bir İstanbul’a bir de Paris,Roma veya Berlin’e gidiniz. Günde beş kez elini,yüzünü, ayağını yıkayan bir insan görürseniz biliniz ki bu insan kesinlikle müslümandır. Bir tarafta günde beş kez elini,yüzünü,kollarını,ayaklarını yıkayan insanlar, diğer tarafta olsa olsa günde bir-iki kez ellerini yıkayan insanlar. Bu durum dünyanın diğer bölgeleri için de farklı değildir.

Abdestin gerçek değerini anlamak için çağdaş tıbbın ulaştığı bilgilere bakmak yeterli olur.

Mikroorganizma (mikroplar) aleminin keşfedilmesiyle tıpta tam bir devrim yaşanmıştır. 1850’li yıllarda insanlığı kasıp kavuran salgın hastalıkların mikroplar tarafından yapıldığı anlaşılmış, giderek salgın hastalıklara karşı en iyi korunma yönteminin de temizlik olduğu kanıtlanmıştır.

Günümüz hijyen kitapları, hijyen konusunu şu temel başlıklarla anlatmaktadır.

A. Kişisel hijyen(Beden temizliği,elbise temizliği, yiyecek temizliği)

B. Ev temizliği (Mutfak,banyo temizliği)

C. Çevre temizliği (atıkların uygun şekilde uzaklaştırılması)

D. Yeterli temiz su sağlanması

Konumuz olan kişisel hijyen konusunu açalım.

Kişisel hijyen; El, yüz, burun,ağız, saç,göz, tırnak,ayak, perine ve deri temizliğinden ibarettir.

1.El hijyeni:

Bugün el yıkamanın önemi bütün tıbbi kitaplarda şiddetle vurgulanmaktadır. Çünkü;İnsanlar, mikropları çevrelerinden elleriyle alırlar. Sonra yine elleriyle bu mikropları yüzlerine, burunlarına ve ağızlarına bulaştırırlar. Mesela grip hastalığına yakalanmanın en önemli yolu mikrop bulaşmış ellerin buruna sürtülmesidir. Bu mikrobu alan kişi el yıkamamayı sürdürürse etrafındaki herkese mikrobu yayar.Böylece çevresindeki birçok suçsuz insanın hastalanmasına hatta ölmesine neden olur. Sadece grip hastalığı bile hala insanoğlunun ciddi sağlık sorunlarından birisidir. Geçmiş yüzyıllarda da milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. İnsanlık tarihinin en kanlı savaşı olan ve dört yıl süren birinci dünya savaşından sonraki büyük grip salgınında ölenlerin sayısı bu savaşta ölenlerin sayısından daha fazladır. Bu ibret levhası el yıkamanın önemini en açık biçimde göstermektedir.

Dünyadaki enfeksiyonla mücadele kuruluşlarından birisi International Federation of Infection Control(IFIC) adındaki organizasyondur. IFIC’in hastane infeksiyonlarının(bir hastadan diğerine hastalığı bulaştırmanın) önlenmesindeki tesbiti; “En önemli korunma yolu elleri yıkamaktır. El yıkama hasta ile personel arasında bakteri taşınmasını önleyen en etkili yoldur. Hastane enfeksiyonlarında en önemli bulaşma yolu personelin kirli elleridir. Basit sabun ve suyla el temizliği orta derecede kirlenmiş ellerden zararlı mikroorganizmaları uzaklaştırır.” IFIC, ayrıca ellerin nasıl yıkanması gerektiğini ayrıntılarıyla açıklıyor ve parmak aralarının yıkanmasına vurgu yapıyor.

Yine, International Federation of Infection Control, şu hastalıkların hepsinin el temasıyla bulaştığını ve bunlardan korunma yolunun el yıkama olduğunu belirtiyor:

  • Tifo, kolera, dizanteri,

  • Bulaşıcı sarılık, çocuk felci, uçuk,

  • menenjit, sitomegalo virüs,

  • viral konjiktivit(göz infeksiyonu)

  • deri çıbanı (impetigo), uyuz, herpes zoster

Amerikan infeksiyon hastalıkları kontrol ve önleme merkezi şöyle diyor: İnfeksiyon hastalıklarından korunmanın en iyi yolu sık el yıkamadır.(Frequent handwashing is one of the best way to prevent the spread of infectious deseases –National center for infectious deseases)

Bu öneriler gerçekten bilimsel ve insanlara çok faydalı öneriler. Eğer bu öneriler dikkate alınsa ve tüm insanlar tarafından uygulansa tarih boyunca ve halen milyonlarca insanın ölmesine sebep olan bulaşıcı hastalıklar önlenmiş olur. Geçmiş yüzyıllarda, sadece tifo,kolera ve dizanteriden ölenlerin sayısı tüm savaşlarda ölenlerin sayısından daha fazladır. Bilim dünyası bu önerilerini mikroorganizmaları öğrendikten sonra yapmaya başladı. El yıkamanın şiddetle tavsiye edilmesi son 30-40 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Acaba tarihte sık el yıkamayı daha önce insanlara tavsiye eden ve hatta sık el yıkamayı zorunlu kılan bir insan var mıdır? Evet. Bu kişi Hazreti Muhammed’dir(SAV). Peygamber Efendimiz Allah’ımızın emri olarak günde beş kez el yıkamayı kendisine inananlara tebliğ etmiştir. “Ey iman edenler! Namaz için kalktığınızda, yüzünüzü, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı meshedin, topuklara kadar da ayaklarınızı yıkayın.” (Maide 6) Bu ayetle Kuran-ı Kerimde abdest açıkca tanımlanmış ve namaz kılmadan önce el yıkama zorunluluğu getirilmiştir.

İslam sık sık el yıkamayı çok çeşitli vesileleri kullanarak teşvik etmiştir. İşte örnekleri;

  • Yatarken abdest almak sünnettir.

  • Peygamberimiz(SAV), kendisine inananlara öfkelendiklerinde abdest almalarını öğütlemiştir.

  • Yine, Peygamberimiz(SAV); Gıybet(onu bunu çekiştirme), yalan, koğuculuk gibi günahları işleyenlerin derhal tövbe etmelerini ve abdest almalarını emretmiştir.

  • Yemekten önce ve sonra el yıkamak sünnettir.

  • Tuvaletten sonra el yıkamak sünnettir.

  • Kur’an öğrenebilmek ve okuyabilmek için abdest almak gerekir

  • Kabeyi tavaf edebilmek için abdest zorunludur.

  • Hadis-i şerif’de “Bilin ki en hayırlı ameliniz namazdır. Gerçek mü’minden başkası da daima abdestli olmaya çalışmaz.” denilerek insanların sık sık el yıkamaları garanti altına alınmıştır.

Abdesti bozan şeyleri düşününüz ve her insanın bunlardan sonra abdest aldığını(el yıkadığını) göz önüne getiriniz. Böyle bir toplumda bulaşıcı salgın hastalık olur mu! Elbette olmaz. İnfeksiyon hastalıkları kontrol ve önleme merkezi ne diyor. “İnfeksiyon hastalıklarından korunmanın en iyi yolu sık el yıkamadır.” İşte uygulama “abdest”.

Yine bir hadis-i şerif’de “Abdest aldığın zaman el ve ayaklarının arasını iyice ovuşturup temizle” -Tirmizi taharet 30

” buyrularak, International Federation of Infection Control’ün yeni yeni önerdiği parmak arası temizliğine o günden dikkat çekiliyor. Acaba Müslümanlar bu öğüdü dikkate almışlar mıdır? Evet, abdest alırken parmak aralarını yıkamaya islami litaretürde hilalleme denilir ve abdest alan Müslümanların çoğu bu bilgiyi uygular.

İslamiyet, el yıkamanın yanında her abdestte kolları da yıkatmaktadır. Bugün yayınlanan hiçbir hijyen kitabında, cerrahlar dışındaki diğer insanlar için, ellerin yanında kolların da yıkanmasını öneren tek bir satır yoktur. Çağdaş tıpta, ellere ilaveten kol yıkama sadece cerrahi yıkanma için zorunlu kılınmaktadır.Sokaktaki her insanın, elleri yanında kollarını da yıkadığını düşününüz. Böyle bir toplumu bulaşıcı hastalıklar tehdit edebilir mi!

Bundan 200 yıl önce yaşayan bir insana sık sık hiç olmazsa günde beş kez ellerini yıkamalısın denilseydi herhalde kahkahalarla güler ve muhtemelen “ellerimden ne istiyorsun “ derdi.Ama, Müslümanlar hiç nazlanmadan asırlar boyu bugünkü tıbbın öngördüğünden daha sık ellerini yıkadılar.

Yine sokakta dolaşan herkesin gün boyunca rahatlıkla elini yıkayabileceği yerler, sadece İslam ülkelerinde mevcuttur. Her ibadet yerinin yanında halka her zaman açık olan bir abdest alma yeri mevcuttur.Bugün Dünya sağlık örgütünün her insana el yıkamayı öğretmek için uğraşması elbette güzel bir başlangıçtır. Ancak bu çabalara çok daha önce başlayan ve bütün Müslümanlara yüzde yüz oranında uygulatan Peygamberimizdi(SAV).

2.Yüz hijyeni:

Yüz yıkama, özellikle göz enfeksiyonlarından korunmada çok önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü(WHO), dünyada her yıl 9 milyon insanın kör kalmasına sebep olan trahomun 2020 yılına kadar temizlenmesi için bir çalışma başlatmış ve bunun için en temel kuralın yüz yıkama ve çevre temizliğinin sağlanması olduğunu belirtmiştir. Sokaktaki insana sık sık yüzlerini yıkatabilirsek ve çevre temizliğine duyarlı hale getirebilirsek 2020 yılında artık 9 milyon insan kör kalmayacaktır. Her yıl 9 milyon insanın, yüz yıkama ihmalinden dolayı kalıcı kör olması ne kadar acı. Dünya sağlık örgütünün bu çalışması elbette her türlü övgüye layık. Yılda 9 milyon insan kör kalırsa ,10 yılda kör kalanların sayısı 90 milyon eder. Bu sayı Türkiye nüfusundan bile fazla.

Dikkat ediniz. WHO’nun başlattığı yüz yıkama ve çevre temizliğini Peygamberimiz 14 asır önce başlatmıştı. Çevre temizliği bilincinin hiç gelişmediği o çağda Peygamberimizin çevre bilinciyle ilgili hadis-i şerifleri başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Bu konuyu uzmanlarına bırakıp çevre temizliği ile ilgili Peygamberimiz’in hadislerinden bir tanesini kayda geçirelim: “Çevrenizi ve evlerinizi temiz tutunuz.” –Tirmizi-edep H.2799

Eğer bugünün insanları Peygamberimiz’in getirdiği abdesti uygulasalar ve çevrelerini temiz tutsalar, her yıl 9 milyon insan kör kalmaz. Kim bilir sadece yüz yıkamamaktan dolayı on dört asır boyunca kaç kişi kör kaldı veya diğer bulaşıcı hastalıkların ağına düştü.

3.Ağız hijyeni:

Ağız ve dişler vücudun giriş kapısıdır. Sağlıklı ve bakımlı bir ağız en önemli sağlık belirtisidir. Ağız sağlığının başlangıcını ise diş sağlığı oluşturur. Sağlıklı dişler, kişinin beslenmesinde, konuşmasında, besinleri yutmasında, estetik olarak güzel görünmesinde, genel olarak sağlıklı olmasında rol oynarlar.

Ağız içi ortamı mikropların yaşamlarını sürdürebilmeleri açısından son derece uygun bir besi yeri oluşturur. Hemen hemen bilinen tüm mikroorganizmalar ağızdan üretilebilmiştir. Ağız uygun şekilde temizlendiğinde, bu mikropların hastalık yapmaları söz konusu değildir. Ağzın kendine özgü savunması, florası ve pH dengesi vardır. Ağız ve dişlerin gerekli bakım ve temizliği yapılmadığında dengeler olumsuz yöne doğru kayar ve dişetleri iltihaplanır,dişler çürür.Şöyle ki; Ağzın normal florasında bulunan bakteriler, karbonhidratlardan laktik asit oluşturur. Laktik asitle ağızdaki müküs ve bakteriler bir araya gelerek yapışkan bir madde üretirler. Diş yüzeyini kaplayan bu maddeye plak denir. Plak, özellikle dişin dişeti ile birleştiği alanda gelişir. Plakta bulunan bakteriler laktik asit oluşturmaya devam ederler. Ve plakta oluşan asit dişin mine tabakasını tahrip ederek küçük oyuklar oluşturur. Çürüğün başlangıcında bu kaviteler grimsi-beyaz görünürler. Bakteriler, oluşan bu oyuklardan dişin iç tabakalarına (dentin ,pulpa) geçerek enfeksiyona neden olur. Oyuk dişin iç tabakasına doğru ilerledikçe, diş siyah ya da kahverengi renkli bir görünüm alır.Diş üzerinde oluşan plaklar ağzın çalkalanması veya ağza su sıkılması ile dişin üzerinden temizlenemez. Dişlerin mutlaka ovalanarak veya sürterek temizlenmesi gerekir(diş fırçalama).

Ağız hijyeni hergün düzenli olarak dişlerin fırçalanmasını, diş etlerinin uyarılmasını ve ağzın bol su ile çalkalanmasını gerektirir. Ağız hijyeni, diş çürüklerinin ve diş eti iltihaplarının önlenmesinde son derece önemlidir.

Son yüzyılda ulaştığımız bu bilgileri, diş hekimlerimiz toplumla paylaşıyor. Her insanın dişini fırçalaması için yoğun gayret gösteriyorlar. Tıbbın ulaştığı bu bilgiler ve diş sağlığı için gösterilen bu gayretler elbette övgüye değer çalışmalar. Ağzı yıkama ve diş fırçalama, tüm toplum olarak uymamız gereken önemli bir sağlık önerisi. Tekrar soralım, bundan 600 yıl önce dünyanın herhangi bir bölgesinde günde beş kez ağzını yıkayan ve dişlerini fırçalayan bir insan gösterilebilir mi? Evet. Hem de milyonlarca. Hangi İslam ülkesine gitseniz, insanların büyük çoğunluğu itibarıyla günde beş veya daha fazla ağızlarını yıkadıklarını (abdest) ve dişlerini fırçaladıklarını görürsünüz (misvak). Niçin Müslümanlar ağızlarını yıkarken aynı zamanda dişlerini fırçalıyorlardı. Hem de mikroplar ve bunların diş çürümelerine sebebiyet verdiği bilinmezken. Çünkü ağız temizliğini ve diş fırçalamayı Peygamberimiz bütün Müslümanlara öğretmişti. İşte diş fırçalamayı öğütleyen hadis-i şeriflerden birkaçı;

“Şüphesiz ki ağızlarınız Kuran’ın yollarıdır.Onu misvak ila temizleyip güzelleştiriniz.” -İ. Mace taharet H.291

“Ümmetimden abdest alırken ve yemekten sonra ağızlarını ve dişlerini temizleyenler ne güzel iş yapmış olurlar.” -Müsned 5/416

“Misvak bulunmadığı zaman parmaklar misvak görevi yapar.” -S.Kübra 1/40-41

“ Ümmetime zorluk çıkarma endişem olmasaydı; her namaz için misvaklanmalarını emrederdim.” -S.Kübra 1/34

Peygamberimiz’in(SAV) dişleri bembeyazdı. Bugün insanlar, diş sağlığı için daha fazla bilgi sahidir. En azından dişler fırçalanmazsa diş çürüklerinin oluşacağını hemen herkes bilmektedir. Acaba günümüz toplumunda insanların ne kadarı dişlerini fırçalamaktadır. Üniversite mezunları arasında yapılan bir çalışmada günde iki kez dişlerini fırçalayanların oranı %40 bulunmuştur. Halbuki Peygamberimiz(SAV), içinde bulunduğu toplumun %100’üne diş fırçalamayı benimsetmiş ve uygulatmıştır. Aynı oran, el yıkama ve yüz yıkatmada da söz konusudur.

4.Burun hijyeni:

Burun koku duyusunu almasının yanında, solunan havanın ısıtılıp nemlendirildiği ve içinden geçen havadaki yabancı cisimlerin tutulduğu organımızdır. 1 gram burun ifrazatında yaklaşık 10 milyon bakteri bulunur. İnsanların %30-50’sinin, burunlarında besin zehirlenmesi yapan stafilokokkus aureus bakterisini taşıdıkları bilinmektedir.Onun için burun temizliği mutlaka sağlanılmalıdır. Günümüz hijyen kitaplarında burun temizliği sabah ve akşam önerilmektedir. Halbuki her müslüman abdest alırken, her abdestte buruna suyu iyice çekerek burun temizliği yapar. Yani günde beş veya daha fazla burun temizliği yapılmış olur.

5.Göz hijyeni:

Gözlerin normalde özel bir bakıma ihtiyacı yoktur. Çünkü gözler sürekli olarak gözyaşı ile yıkanır. Göz kapağı ile kirpikler yabancı cisimlerin göze girmesini engelleyerek gözün temizliğine katkıda bulunurlar.

Bu hususlar düşünülerek çağdaş hijyen kitaplarında göz hijyeni için ayrıca bir temizlik önerilmemekte,yüz yıkamanın yeterli olacağı ifade edilmektedir.

Ancak özellikle konjiktiviti(göz iltihabı) önlemede ve gözyaşı eksikliği olanlarda gözlerin sık sık yıkanması önemlidir. Toplumda,tamamen sağlıklı olanların yanında yaşlılar , düşkünler ve hastalar da vardır. Bağışıklık sistemi zayıflamış yaşlılar,düşkünler ve kronik hastalar için göz hijyeni daha da önemlidir. Abdest sırasında günde beş kez gözler de yıkanmış olur. İşte hadis-i şerif: “Abdest aldığınız zaman gözlerinize abdest suyundan içiriniz”

6.Ayak hijyeni:

Günümüz tıbbında ayak hijyeni sabah ve akşam önerilmektedir. Abdestle günde beş kez ayak hijyeni sağlanmaktadır.

Sonuç olarak, abdest bugünkü hijyen önerilerimizden daha yüksek bir temizlik anlayışını yansıtmaktadır. Özellikle uygulama alanındaki başarısına hiçbir toplumsal temizlik projesi yetişemez.

Şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki;Gelmiş geçmiş insanlar içinde temizliğe en fazla dikkat eden Peygamberimiz’dir(SAV). Arkadaşları ile birlikte uygulamalı tertemiz bir hayat yaşadı. Bunun en sağlam kanıtı, temizlik ile ilgili söyledikleri ve yaşadıklarıdır.

Günlerce aç ve susuz kaldıklarında, savaş şartlarında, kavurucu çöl sıcağında temizlik konusunda asla taviz vermemiş ve örnek bir hayat yaşamıştır. Hayatı boyunca hep abdestli dolaşan Peygamberimiz gibi el,yüz,ayak ve vücut temizliğine, o günden bugüne bu denli dikkat etmiş ikinci bir insan göstermek mümkün değildir.

Peygamber Efendimiz ve arkadaşları dünyaya temiz toplum dersi vermişlerdir. Hatta temiz toplumunda ötesinde “tertemiz bir toplum”.

http://www.bebekdoktoru.org/sem-cabhpa.htm

20 Kasım 2010 Cumartesi

namaz ve abdest


"Namaza başlarken abdest alırsın

abdest alırken düşün ki ölmüşsün ve seni yıkıyorlar

yani guslunu aldırıyorlar

sonra abdest alıp namaza duruyorsun namaza gidiyorsun

bunu şöyle düşün

düşün ki öldün sana guslunu aldırdılar ve gömdüler

sonra melekler geldi

ve seni aldılar kabirden

Allahın huzuruna çıkarmak için

iki melek yanında

ve mahkeme-i kubraya getiriyorlar

oraya girince huzura durunca

Allahın azameti karşısında tekbir getiriyorsun

Allah en büyüktür diyorsun

namaza başlama tekbiri yani

onun azameti karşısında bu agzından dökülüyor

sonra ona hürmet olarak ellerini önünde bağlıyor

el pence duruyorsun

başın önünde

bakamıyorsun ona

bu arada

tüm herkes orda

dünyaya gelip gitmiş herkes

bütün insanlar

annen baban, ailen

akrabaların, komşuların, dostların, arkadaşların

seni tanıyan tanımayan herkes orada

huzurda

Allah orada, melekler orada, bütün insanlık orada

tüm insanlar

ve sen huzurdasın

iki melek ın emri ile senin defterini çıkarıp okumaya başlıyor

dünyada yaptıklarını yapmadıklarını

gizlediklerini

günahlarını, ayıplarını, suçlarını

her şeyi okumaya başlıyor

bütün insanlar bunu duyuyor

annen baban akrabaların, komşuların, arkadaşların hhepsi sana bakıyor

sen kahroluyorsun

utanıyorsun

çünkü herşey ortaya dökülüyor

her şey açıklanıyor

her şeyini öğreniyor insanlar

gizlediklerini, günahlarını, yaptıklarını

ölüyorsun, kahroluyorsun, ağlamaya başlıyorsun

ve dayanamıyorsun artık

yüzünü gizlemek için eğiliyorsun

rükuya gidiyorsun yani

yüzünü gizliyorsun kimse görmesin seni diye

melekler kalk diyor ve dinle

bunlar senin yaptıkların diyor

sen ister istemez kalkıyorsun

ve tekrar okunmaya başlanıyor yaptıkların

artık ayakta kalacak mecalin kalmıyor

tanıdıklarının yüzüne bakamıyorsun

en önemlisi de Allahın karşısında dayanamıyorsun

ve kendini yere atıyorsun

secdeye

yüzünü gizliyorsun

ellerinin arasına alıyorsun

ve ağlıyorsun

kimsenin görmesini istemiyorsun seni

yüzünü yere atıyrosun

melekler yine dürtüyorlar seni

kalk diyrolar doğrul

yüzünü kaldırıyorsun ama doğrulamıyorsun

o mecali bulamıyorsun kendinde

yine okunmaya başlayınca yine atıyorsun kendini secdeye

yüzünü yine gizliyorsun

kahrolup duruyorsun

melekler bu kez seni zorla ayağa kaldırıyorlar

ve dinle diyorlar...

her rekatta her namazda böyle düşünün arkadaşlar "
alıntıdır.

abdest ve namaz


Derler ki namaz dört çeşittir;

1. si; Abdesti öylesine, hızlıca ve tam usulune riayet etmeden alıp, namazı hızlıca kılanlar; Bunlar ne abdestin ne namazın şartlarına uymazlar..Yani namazın dış şartlarını bile muhafaza edemeyenler..

2. si; Abdesti tam alırlar, namazı da şartlarına uygun tam kılarlar..Lakin cisim orada ruh yoktur..Namaz şekille namazdır..

-Namazda gözlerini odada dolaştıranlar, daha önce farketmedikleri en ince ayrıntılarına kadar..Mesela; "A bak burda örümcek ağı varmış, temizleyeyim hemen" gibi..

Ya da maç esnasında tv önünde namaza duranlar..Ki gol falan olursa kaçırmasınlar..

Ya da haberler esnasında tv ile aynı odada, üstelik haberlerin sesini biraz yükseltip bir taşla iki kuş vurduklarını zannedenler.. de bu grupta-


3. sü; Abdest ve namaz tamdır, namaz içinde de sürekli Allah ile beraberdirler..Lakin arada şeytan musallat olur, akla-kalbe vesvese atar, ama çabuk sıyrılırlar ve yine O'na dönerler..

Böyle namaz kılanlara iki sevap vardır; Biri namazın, diğeri de şeytanla olan mücahedenin sevabı..

4. sü; namaza başlayınca "Allahuekber" deyip hemen transa geçenler; Hani bacağının kesilmesi gereken sahabelerden birinin, "ben namazdayken kesin" demesi üzerine, aynen öyle yapmaları ve hiç ağrı duymaması örneğinde olduğu gibi..

Hepsinin ecri O'nun katında..


Kişi abdest alırken düşünse ki; her azasını yıkadığında o azasıyla işlediği günahlar dökülüyor, abdest sonunda tertemiz..Ve namaz onu, günahlarından temizliyor..

Ve kimin huzuruna çıkacak..



İnsan madde ve ruhtan müteşekkil..
Yani yer ve gök insanda imtizac etmiş..

Maddesi malum, Hz. Adem’in yaradılışı..
Ruhu ise O’ndan verilmiş..
Maddesi hep dünya ile alakalı, ruhu ise semayla..

İşte bundan dolayı insan maddesini, yerden çıkanlarla, dünyadaki herşeyle besler, doyurur..

Ruhu ise gök yemişlerine muhtaçtır..

Ruh, cisimde hapistir adeta..
Gök Sofralarında ruhu doyurmazsa insan, ruh sürekli feryat eder vücud zindanlarından haykırır!

Ruh, madde ile asla tatmin edilemeyeceği için, maddenin-makamın vs. vs en zirvesine çıksa da insan mutlu olamaz, ruhu açtır ve feryattadır çünkü..

İşte namaz, ruhu doyurmak, teskin etmek, çığlıklarını susturmaktır..

Bu bilinçle namaza durmalı insan..



Abdest alırken kimin huzuruna çıkacağının şuuruyla gitmeli suya..

Ve abdestin, maddeten-manen arındırıcı olduğu bilinciyle..

Abdest alırken ağzına aldığın suyun son damlası süzülürken bedeninden; Ağzınla işlediğin tüm günahlar dökülür..

Gözlerinle, hayalinle işlediklerin, yüzünü yıkadığında gözlerden-kirpik uçlarından, kulakla işlenen günahlar kulaklardan, el ve ayakla işlediğin günahlarsa, el ve ayak tırnaklarının uçlarından süüzlen son damlalarla akar gider..

-Sahih hadis var bu konuda-

Ve sen, abdest sonunda her iki anlamda; maddeten ve manen TERTEMİZSİNDİR!

Bundan büyük lutuf olur mu?

Abdest işte bu bilinçle alınırsa, huzura varmaya ön hazırlık için mükemmel bir iç donanımdır bu..



Biliyor musunuz ki, “ihlas” ve “huşu” da, duayla istenir O’ndan?..

Sürekli dualarda “Ya Rabbi ihlasımı arttır, huşu ver” demeli..




Nasıl ki dünyada yüksek bir makam sahbinin huzuruna çıkarken, olabildiğince düzgün giyinir ve edepli olursun..

İşte namazla Alemlerin Rabbi önüne çıkacaksın! Başını eğ, ellerini önüne bağla ve gözlerini sabitle!..



Namaza başlarken alınan tekbir; Allahuekber!

Yani: Allahım “Sen en büyüksün!"
Benim için sadece Sen varsın!
Kalbimde ve aklımda Sen'den daha büyük, Sen'den daha önemli hiçbirşey yok!

Ve bu tekbir, her rüknün edasından sonra sürekli tekrarlanır..

Neden biliyor musun?

Namazda bir an bile olsa, O'ndan uzaklaşan akıl ve yüreği tekrar O'na sabitlemek için bir ihtar, bir uyarıdır..

Allahuekber! Sadece sadece Sen! Huzurdayım..



Sonra Fatiha..

Fatiha dahil, mutlaka namazda okuduğumuz surelerin manalarına vakıf olmalı, bilinçle-duyarak okumalıyız..

Namazda Fatihayı okurken biz, Allah her ayet bitiminde kuluna cevap verir-söyleşir onunla..Bu bilinçle okunmalı Fatiha.

Hatta Hz. Ömer radıyallahu anh, Fatiha’yı namazda uzun aralıklarla dura dura okurmuş ta, sormuşlar “Neden?” diye..O da ; “Rabbimin verdiği cevapları dinliyor, lezzetleniyorum” demiş..


Sonra ruku;

Şu bilinçle eğilmeli insan;

Ya Rabbi! Sadece Senin önünde eğiliyorum, boyun büküyorum..

Çünkü Sen en büyüksün! Bense en aciz, en zelil..

Sana muhtacım, Seni tesbih ediyorum, iki büklümüm huzurunda tüm hiçliğimle..

Her rukuda bunu mutlaka düşünmeli..

Doğrulduğunda ise Rabbinin onu duyduğunun bilinci ve sevinciyle şükürlerle kalkmalı..


Sonra secde..

Kulun Rabbine en yakın olduğu andır secde..

O Kudretin, o azametin karşısında hiçliğini hissetmek-benliğini SIFIRLAMAKtır!

“KUL ol ki SULTAN olasın!”

Duayı arttırmak gerek o yakınlıkta..
O’nu tesbihten sonra kişi, O’nunla söyleşmeli daim..



Sonra tahiyyat;

O’nu, Resul’u ve tüm müslümanları selamlama, dua ve şehadetle dirilmedir..

Mutlaka manasına ererek bilinçle okunmalı!



Sonra selam;

Sağ tarafa selam verirken; Oradaki meleği düşün ve de ki lisan-ı halinle;

“Şahid ol, bak O’nunlayım, O’na mutiyim”

Sola selam verirken de; “Şahid ol ve sil öncemi, bak O’nunlayım”..


yazan :monaroza

Amr Halid / İqra tv'den dinlediklerim

5 Kasım 2010 Cuma

abdestmi alıyoruz gassallikmi yapıyoruz


eğer diriltmiyorsa sular
eğer durultmuyorsa sular
eğer doğrultmuyorsa sular
ölü yıkayıcılığıdır yaptığımız

eğer can suyu olmamışsa
rahmet H2O ya dönüşmüşse
ve abdestiniz abdest olmamışsa
ölü doğmuştur namazlarımız

şimdi buyrun
kendi cenaze namazımıza
ölü namazlarımıza
el-fatiha diyebiliriz
gönül rahatlığıyla!...

Etkin.Z


27 Ekim 2010 Çarşamba

abdesti son abdestinizmiş gibi almak


abdestiniz eğer son aldığınız abdest olsaydı o abdesti nasıl alırdınız?
diyelim ki, bir savaştasınız ve belkide son abdestinizi alıyorsunuz
neler düşünürdünüz ellerinizi yıkarken?
neler hissederdiniz ağzınızı burnunuzu yıkarken?
yüzünüzü yıkarken bir daha hiç yıkayamayacağınızı biliyorsanız nasıl yıkardınız?
tövbeler edermiydiniz geçmişinize yönelik?
yeminler edermiydiniz geleceğinize yönelik?
kendinize ne sözler verirdiniz?
Allaha ne sözler verirdiniz?
savaş meydanına tertemiz mi varmak isterdiniz?
ölüme abdestli varmak istermiydiniz?
o zaman gerçek abdest alırmıydınız?
tövbe ya Rab, affet Allahım diyerek
gönlünüzü, zihninizi, geçmişin izlerini, geleceğinizi temizlemeye çalışırmıydınız?

büyük savaşın nefsle savaşmak olduğunu söyleyen bir peygamberin ümmetiyiz

insanlar gibi kalplerde ölebilir
kalpler abdestsizlikten ölebilir
kalpler kirden ölebilir
kalpler temizlenememekten ölebilir
kalpler pas tutabilir(83/14), kir kabuğu ile kaplanabilir(2/88),
kalpler kilitlenebilir(47/24), kalpler taş kesilebilir(2/74)

kalbinize can suyu olsun abdestleriniz
abdesti son abdest gibi almak kolay değildir
eğer abdestinizi son abdest gibi almakta zorlanıyorsanız
abdestinizi abdest gibi almak zorunuza gidiyorsa
bu gerçekten son abdestiniz olabilir
belkide bundan sonra abdest almayabilirsiniz
alamayabilirsiniz değil almayabilirsiniz
kalpleriniz taş kesilirse, su geçirmez hale gelirse
bu gerçekten son abdestiniz olabilir

abdesti yitiren namazı yitirir
namazı yitiren irtibatı yitirir
irtibatı yitiren kendini yitirir
kendini yitiren imtihanı yitirir

Etkin.Z

13 Ekim 2010 Çarşamba

ABDESTİN ÖZÜ NİYETTİR


Maide suresi 6. Ayet

Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin.
Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor,
fakat sizi temizlemek istiyor ve
şükredesiniz diye de
üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor

ve bakın Allahın resulü ne diyor,

"Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz.
O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, İbn Mace)

"Ameller, niyetlere göre değer kazanır." (Buharî)
Niyetin dil ile yapılıp yapılmaması farklı bir şey, Ancak Abdestte gönül-zihin niyeti abdestin olmazsa olmazıdır.

ABDESTİN ÖZÜ NİYETTİR

NİYETİNİZ YOKSA ABDESTİNİZDE YOKTUR

KİRLİ KALMAK İSE NİYETİNİZ ABDESTİNİZDE YOKTUR

ALLAHIN İSTEĞİNE UYUP TERTEMİZ OLMAK VE TERTEMİZ KALMAK DEĞİLSE NİYETİNİZ ABDESTİNİZ YOKTUR

ABDESTTEN VE NE DEDİĞİNİ BİLMEDİĞİNİZ NAMAZDAN HEMEN SONRA ELLERİNİ DALDIRACAĞINIZ KİRLİ KOVANIZI TAŞIYORSANIZ GÖNLÜNÜZDE ZİHNİNİZDE, O KOVAYI TEMİZLEMEYE KIYAMIYORSANIZ, O KOVAYI DÖKEMİYORSANIZ, O KOVAYI ATAMIYORSANIZ, YANİ KİRLİYSE NİYETİNİZ ABDESTİNİZ YOKTUR

ABDESTLE ALLAH ÜZERİNİZDEKİ NİMETİNİ TAMAMLAYACAKTIR, ÇÜNKÜ ABDEST SİZİ TEMİZLEYİP ALLAHA TESLİM EDECEKTİR, MÜSLÜMAN KILACAKTIR, İSLAM KILACAKTIR.
ABDEST SİZİ ALIP HUZURA ÇIKARACAKTIR
ABDEST SİZİ ALIP NİYETİNİZİ OKUYANIN HUZURUNA ÇIKARACAKTIR
ABDEST SİZİ ALIP NE DEDİĞİNİZİ BİLİNCEYE KADAR NAMAZA YAKLAŞMAYIN DİYENİN HUZURUNA ÇIKARACAKTIR
NİYETİNİZ TESLİM OLMAK DEĞİLSE ABDESTİNİZ YOKTUR

NİYETİNİZ TERTEMİZ OLMAK DEĞİLSE ABDESTİNİZ YOKTUR
ABDESTİN SİZİ TEMİZLEMESİ İÇİN ÖNCE NİYETİNİZİ TEMİZLEMELİSİNİZ

NİYETİNİZ TEMİZSE, ABDESTİNİZ SİZİ TEMİZLEYECEKTİR

VE ABDEST SİZİ TERTEMİZ OLARAK ALLAHA TESLİM EDECEKTİR

ABDESTİN ÖZÜ NİYETTİR!...

Etkin.Z


12 Ekim 2010 Salı

ABDEST VEREN ÇEŞMELER

SU MEDENİYETİ

Büyük bir ibadet zevki içerisinde hükümran olduğu tüm topraklara su getirmeyi, o suları da başkalarının sanat eseri diye nitelendirebileceği güzellikteki çeşmelerden, sebillerden ve hamamlardan akıtmış olan Osmanlı bu hassasiyetinden dolayı: "Osmanlı bir su medeniyetiydi" iltifatına mahzar olmuş ve bu haklı cümleyi kabullenmiştir.



Tarih boyunca bir yere su getirmek, çeşme kurmak; doğuda da batıda da sevap kabul edilmiş, bu yolda yapılan tesisler o devirlerin en güzel ve zarif sanat âbidelerini teşkil etmiştir. Şarkta din, suyu daha kıymetlendirmiş, bilhassa asırlarca İslâm dinini himaye ve yaymada büyük fedakârlık ve hizmetleri görülen Osmanlı’nın su tesisleri sanat ve mimarîlerinde çok önemli bir yer almıştır.Selçuk Sultanlarından ve Anadolu Türk Beyleri’nden günümüze kadar çok azı tamamen harap olmadan kalabilmiş üstü işlemeli o zarif çeşmeler, o güzel hamamlar bunların birer uzak hâtırasıdır. Selçuk, İran, Bizans gibi civar hükümetlerin sanat ve mimarî görüşlerinin tesirine rağmen kendine has bir tarz, bir üslûp almış olan Osmanlı Türklerinin sanat ve mimarîsinde ise su tesislerinin de kendine mahsus başkalıklarla ortaya çıktığı görülür. Zaten bu sebepten dolayı bir çok tarihçi: "Osmanlı bir su medeniyetiydi" der.



Osmanlı, daha beylikten devlete geçiş yaptığı ikinci padişahı devrinde yaşadığı bölgelere su getirmeye başlamış ve tabi ki bunu da bir sevap vesilesi saymıştır.

Bu seyir üzerinden Bursa'da Sultan Orhan zamanında başlayan ve dinî inşaatın içinde yer alan su tesislerini Edirne'de daha ilerlemiş bir şekilde, İstanbul'da ise büyük bir gelişmeye uğrayarak âbideleştiğini görürüz. Bütün bu sanat eserlerinin mermer cepheleri üzerinde Bursa devrinin, Klâsik devrin, yenilikte Lâle devrinin, sonraları Barok ve Ampir devirlerinin ve nihayet Uyanış devrinin sanatkârının ağır üslûbu, aydınlıkları, çiçekleri, münhanileri, girift hatları, sadelikleri devirlerinin kendilerine has ihtisasları halinde bulmak mümkündür.

Müslümanlarda insan şeklinin dinî telâkkiler dolayısıyla sanat eserleri üzerinde yer almamasına karşılık, zarif kıvrımların, ince ve cazip şekilli çiçek ve yemişlerin, çeşme, sebil ve şadırvanların mermerleri üzerinde güzel şekilleriyle yaraşacakları en uygun sahayı buldukları görülür.



Sultan Orhan Bursa'da dinî ve sosyal yapılarını kurdururken aynı zamanda, tepeleri sisli yemyeşil vadilerden sular toplayarak künkler, galeriler içinde şehre getirerek çeşmelerinden akıttırmıştı.

Osmanlı Türklerinin yeni kurdukları devletin tazeliği kadar yenilikle, civar şehirlerin binalarından ayrıldığı gibi, su tesislerinde de değişiklikler görülüyordu.Bunlar asırlardan beri devam eden Selçuk Sultanlarının revnaklı ve gelirli günlerinin süslü yapıları karşısında vakur ve asil bir sadeliğin güzelliği içinde âdeta sedef gibi parlıyordu. Sular ise bütün bu mermer tesisleri süslüyordu.

Suyu Osmanlı Türkleri mabetlerinin içine de almışlardı.

Yıldırım devrinde tamamlanmış olan Ulu Cami'nin kubbesi altındaki büyük mermer havuz, kendini saran ulûhîyet havası içinde günün loş aydınlıklarının süzülüşünde masallardaki şelalelerden dökülen sularla, yaprakları gecelerin nemiyle ıslanmış iri beyaz bir çiçek gibi, nice yüzyıllardan beri durmaktadır.

I. Mehmet’in Yeşil Cami'sinde ise fıskiyeli mermer havuzun günün aydınlıklarından içeri süzülen donuk akislerle koyu nefti gölgelerin titreşen hüznü içinde şeffaflaşıp esirleştiği görülür



Osmanlı da hemen-hemen yüksek rütbeli her devlet adamı muhakkak çeşmeler yaptırmıştır. Duvar Çeşmeleri, Köşe Çeşmeleri, Meydan Çeşmeleri, Namazgâh Çeşmeleri, Sütun Çeşmeler gibi çeşme çeşitleri, çeşme kültürünün bir ibadet zevkiyle nasıl geliştiğinin en önemli göstergesidir.


Sezai Karakoç’un “su yerine, süs akıyor dediği” çeşmelerimiz ciddi bir ilgiye muhtaçtır. Sayıları binleri bulan çeşmelerimiz ne yazık ki çok azalmıştır. Ve az sayıda kalan çeşmelerimizin birçoğu adeta kara yazgısına terk edilmiştir

‘ÇEŞME’ NİN KELİME KÖKENİ

‘Çeşme’, su kaynağı anlamında Türkçedeki göz kelimesinin Farsça karşılığı olan çeşm sözünden alınmıştır.

Bulundukları yere göre mahalle çeşmesi, şadırvan çeşmesi, oda çeşmesi, çoban çeşmesi gibi isimler alırlar.

ÇEŞME YAPISI:

Suyun çeşmelere kadar gelebilmesi için bentler, ızgaralar, havuzlar, su terazileri, künkler ve kemerler yapılmıştır.

Dış mekandaki çeşmeler çeşitlidir. Tek olarak tasarlanmış ya da sebil, türbe, namazgâh, hazire, sibyan mektebi, camiye giriş kapısıyla birlikte tasarlanmış olabilirler.

Çeşme mimarisinin basit bir strüktürü vardır. Mahalle çeşmelerinin arkasında kâgir bir su deposu bulunmaktadır. Ancak çeşmelerin mimarlık tarihi açısından önemi cephe tasarımındaki zenginliğidir. Klasik dönem çeşmelerinin yalın bir kuruluşu vardır.




Çeşme Yapısı

Niş: Cephede sivri kemerli bir niş bulunur.

Ayna Taşı: Nişin içinde üzerinde musluk bulunan ayna taşı yer alır. Osmanlılar, suya verdikleri önemi göstermek için çeşme aynalıklarına genellikle Enbiya Suresi'nin 30. ayetini yazarlardı: “Ve her canlı şeyi sudan yarattık.”

Musluk: Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar İstanbul çeşmelerinde musluk yoktu, su kesintisiz olarak çeşmelerden akardı. İlk defa 1560’lı yılların başında, su israfını önlemek ve insan sağlığını korumak amacıyla İstanbul çeşmelerine burma lüle adı verilen musluklar takılmaya başlandı. Lüle suyun çeşmeden son çıkış yeridir. Burma lüle ise musluk karşılığı kullanılmıştır. Musluk mandalında çoğunlukla stilize çiçek motifleri işlenmiştir.

Kurna: Çeşme tasarımı içinde; musluktan akan suyun toplanıp aktığı çukur bir tekne yer alabilir.

Seki: Kurnanın iki yanında bekleme sekileri bulunabilir.

Kitabe: Ayna taşı üzerinde bir kitabe yer alır. Dikdörtgen bir blok oluşturan yazı, dış duvar yüzeyinde, niş üzerindedir. Burada suyun türü ve yaptıranın adı, övgüsünü ve tarihini içeren yazılar bulunur. Çoğu kez suyla ilgili nükteli ifadeler de yer alır. Kitabeli çeşmelerin içinde ünlü hattatların yapıtları dikkat çekmektedir. Çeşmeyi yaptıran kişinin adı çeşme kitabesinde yer alır. Böylece bu kişi hem toplumsal konumunu sağlamlaştırır hem de ölümünden sonra manevi varlığını sürdürür. Çeşme musluğunu açan kişi artık yalnızca gündelik ihtiyacını karşılamakla kalmaz bu hayırsever insanı minnetle anan bir varlığa dönüşür.

Köşelik: Nişin sivri kemeriyle kitabe bölümü arasında kalan alan köşelik olarak değerlendirilmekte ve bu bölüme simetrik olarak iki rozet yerleştirilmektedir.

Çeşme cephesinin simetri ekseni üzerine dizilen bu öğeler çoğu kez bir silmeyle dikdörtgen çerçeve içine alınmıştır.

ÇEŞME ve SEBİL:

Çoğu kez çeşmelerle birlikte tasarlanan su mimarisinin ilginç örneklerinden biri de yol kenarlarından gelip geçen kişilere parasız içme suyu ve bayram, tatil gibi belli günlerde şerbet verilen hayır kurumu sebillerdir. Yerden bel düzeyine değin bir duvar örülüdür. Bunun üzerinde cephe kolonları arasında işlemeli madeni şebekeler yerleştirilmiştir. Madeni şebekelerin duvar seviyesinde küçük boşluklar bırakılmış, buralarda zincirle parmaklığa bağlanan maşrapalardan servis yapılmıştır. Sebillerin içine girilir ve bronz parmaklıklarla ayrılan sokağa buradan servis yapılırdı. Sebil örneklerine Ondördüncü yüzyıldan itibaren rastlanmıştır.





Türk sanatında başlı başına bir varlık teşkil eden çeşmelerin yanında suyun bir "aziz" gibi takdis edildiği devirlerde kurulan su hayratları arasında zarif Türk sebilleri de görülür. Bunlar çeşmelerin daha incelmiş, dantel gibi örülmüş birer su içme tesisleridir. Zamanla Osmanlı Türklerinin mimarî tarzlarındaki değişiklikler yukarda işaret ettiğimiz gibi su yapıları üzerinde de daima görülmüştür. Bilhassa çeşme ve sebillerde bu inkılâplar çok güzel müşahede olunur. Ekseriyetle yuvarlak ve yarım yuvarlak olan ve bazen de köşeli yapılmış olan sebillerin yanında bir de çeşmeleri bulunur ve her çeşmenin üzerinde "Her şeyi sudan yarattık" ayet-i kerimesi bulunur.



Bu bölümde bir çeşmenin bölümlerini incelemek istiyoruz.

Osmanlı çeşmelerinin bazı ortak noktaları var.



Hazne(hazine): Suyun depo edildiği yer.

Çatı: Haznesi olan çeşmelerin üzerini kapatan bölümdür. Buna bir de saçak eklenebilir.
Kitabe: Çeşmenin üzerinde çeşmeyi yaptıran kişinin adının ve çeşmenin yapılış tarihinin yer aldığı bölümdür.
Testi seti: Çeşmeden su alanların testilerini koyup dinlenebilecekleri bölüm.
Kemer: Çeşmenin ön cephesinde yer alan bölüm.
Lüle: Ayna taşı üzerindeki deliğe takılan su borusu
Ayna taşı: Üzerine musluk ya da lüle takmak için amacıyla yapılan bölüm
Yalak: Çeşmede akan suyun toplandığı, çevredeki hayvanların da su içebileceği bir bölüm
Su içme musluğu: İnsanların üzerini ıslatmadan su içebileceği küçük çeşme

hazine ) ; Suyun depo edildiği yer. "Hazine" kelimesinden türemiş ve toplanmış,biriktirilmiş,yedek saklanan anlamlarında olup çeşmeye isale hattı ile gelen suyun musluk kapatılınca biriktirilmesi,depo edilmesi için inşa edilmişlerdir. Kesme taştan, kaba taştan ve tuğladan inşa edilebildiği gibi bu malzemelerin karışık olarak kullanılması ilede inşa edilmişlerdir. Büyük çoğunluğunun üzerinde bir çatı olmakla beraber çatısız hazne örnekleride vardır. Çeşmelerin hazneleri genellikle dört yüzlü olarak inşa edilmiştir, ancak az sayıdada olsa üç yüzlü yada beş altı, sekiz yüzlü olan hazne örnekleri vardır. Çeşmeler büyük çoğunlukla haznenin bir yüzüne inşa edilmişlerdir.Bazı örneklerde ise haznenin birden çok yüzüne çeşme inşa edildiği görülmektedir.
Çatı ; Genellikle hazneli çeşmelerin üzerini kapatmak için yapılmışlardır. Bazı hazneli çeşmeler çatısız yapılabildiği gibi, haznesiz bazı çeşmelerede çatı ve saçak yapılmış olduğu görülmektedir. Çatılar genellikle taş ve tuğla ile örülmüş ve üzerleri sıva ile kaplanmıştır. Bazı çatıların üzeri ise kurşun levhalar ile kaplanmıştır. Çeşmelerin üzerinde üçgen çatı, beşik çatı, düz çatı, piramit çatı ve kubbe çatı gibi değişik tipte çatı modelleri bulunmaktadır.
Saçak ; Çeşmeden su alan insanların gölgelenip serinlemesini sağlamak için hazneli ve haznesiz bir çok çeşmeye saçak yapılmıştır. Hazneli çeşmelerin bazılarına çok geniş saçaklar inşa edilmiş ve yalnızca insanların gölgelenmesi değil, aynı zamanda hazne içindeki suyunda güneşin etkisinden korunması ve daha soğuk kalması sağlanmıştır. Saçakların bir bölümü sade olmakla beraber büyük çoğunluğu kenarları oymalı ve üzerleri işlemeli olarak yapılmışlar ve çeşmelere estetik açıdan apayrı bir güzellik katmışlardır.
Kitabe ; Taş veya mermer levhalar üzerine işlenmiş olan kitabeler genellikle çeşmeyi yaptıran kişiyi öven ve çeşmenin inşa tarihinin kaydedildiği manzum metinler içerirler. Kitabe üzerine harfler kabartma olarak işlenir ve yalnızca yazı içerirler, çok sayıda örnekte bazı motiflerinde işlendiği olmuştur. Bazı çeşmelerin kitabesi yoktur,bazılarında ise yalnızca kur'an danalınmış su ile ilgili ayetler işlenmiştir. Kitabelerde genellik karmaşık yazı teknikleri kullanılmış hatta bir kısmı son derece girift bir yazı tekniği ile yazılmıştır. Kitabelerin yazı dili büyük çoğunluğunda Osmanlıca olmakla beraber az sayıda örnekte Arapça ve Farsça kullanılmıştır. Genellikle çeşmenin kemerinin üst kısmına alınlık denilen bölgeye yerleştirilmiilerdir, bazı çeşmelerde ise kitabe kemerin altına ayna taşının üst kısmına gelecek şekilde yerleştirilmiştir, bazı çeşmelerde ise doğrudan doğruya ayna taşı üzerine işlenmişlerdir. Günümüzde çok sayıdaki çeşmenin kitabesi çalınmış durumdadır.
Alınlık ; Kitabe ve Tuğra gibi parçaların yerleştirildiği kemerin üst kısmı ile kemer dış kavisinin yan kısımları.
Maşrapalık ; İnsanların su içmesi için bir ucu zincirle çeşmeye sabitlenmiş olan maşrapanın konması için yapılmış oyuk. Her çeşmede maşrapalık yoktur, genellikle kemerin altında olmak üzere ve ayna taşının yanlarında yada hemen üst kısmında bulunurlar. Genellikle bir yada iki tane olan maşrapalıklar bazı çeşmelerde üç adet olabilmektedir. Dörtgen,dairevi, kemerli ve mihrap şeklinde olmak üzere değişik şekillerde olabilirler.
Ayna Taşı ; Üzerinde lüle yada musluk takılmak üzere bir yada birkaç delik açılmış olan taş yada mermerden yapılmış olan levha. Bir kısmına kitabede kazınmış olan ayna taşları genellikle süsleme sanatı açısından son derece güzel işlenmiş parçalardır. Kemerin iç kısmında yer alan ayna taşlarının bir kısmı küçük olmakla beraber bazıları kemerin içini tamamen kaplayacak kadar büyük olabilmektedir.
lüle ; Ayna taşının üzerindeki deliğe takılan su borusu.Lüle aynı zamanda Osmanlılarda su debisini ölçmekte kullanılan bir hacim ölçüsüdür ve günlük 52 m3 suya karşılık gelir.
Yalak ; Çeşmeden akan suyun içinde biriktiği ve bu sayede sudan hayvanlarında yararlanmasının sağlandığı yapılardır. Tekneler genellikle zemindeki tekne sedleri arasına konan taş veya mermerden yapılmış levhalar ile oluşturulmuşlardır. Tek parça taş yada mermerden oyularak yapılmış teknelerde vardır. Bazı çeşmelerde tekne, günümüz lavaboları gibi yüksekçe inşa edilmiştir. Bazıları sade olan tekne taşlarının,üzerleri kabartma motiflerle süslenmiş örnekleride vardır. Günümüzde birçok çeşmenin teknesi üst üste yapılan kaldırım ve asfalt'lama çalışmaları sebebiyle zeminin yükselmesi sonucunda yer altında kalarak görünmez hale gelmiştir.
Tekne seddi ; Çeşmenin zeminine, kemer kaide raşlarının hemen önüne inşa edilen sedlerdir.İki seddin arasına yerleştirilen mermer yada taş bir levha ile tekne'nin (Yalak) oluşturulmasına yardımcı olurlar, ayrıca insanların kova yada testilerini koyduğu yada aturup dinlendiği yüksek bir zemin oluştururlar.
çeşmecik ; Çeşmenin kemerinin iki yanına yada hazneli çeşmelerde haznenin köşelerine yüksekçe yerleştirilmiş olan ve bir tekneside bulunan küçük çeşme. İnsanların yere eğilmeden ve üstünü ıslatmadan rahatça su içmeleri için yapılmış olan çeşmecikler aynı zamanda çeşmelere estetik açıdan da büyük bir zerafet katmışlardır.
Dinlenme yeri ; İri hazneli çeşmelerin bir kısmına çeşmenin iki yanında olmak üzere mihrap şeklinde oyuk dinlenme yerleri yapılmış ve çeşmeler yalnızca suyundan yararlanılan yapılar değil aynı zamanda insanların oturup dinlendiği, serinlediği ve çeşme başındaki diğer insanlarla tanışıp sohbet ettiği mekanlar haline getirilmiştir.
Tuğra ; Genellikle doğrudan doğruya Padişahlar tarafından yaptırılan çeşmelerde bulunan, bazen çeşmeyi bir başkasıda yaptırsa devrin Padişahına saygı gereği çeşmelere yerleştirilen ve ekseri olarak bir madalyon üzerine kabartma olarak işlenmiş bulunan Padişah imzası.
Kemer ; Çeşmenin ön cephesinin ana eksenini oluşturan ve ayna taşının iki yanında çıkıntı olarak yer alan ve iki duvarın üstünün örtülmesine yardımcı olan mimari örtü. Aslında inşaat tekniği açısından çeşmelere kemer yapılması zorunlu değildir ve çeşmelerin ön cephesi tamamen düz duvar olarakta yapılabilir. Kemer yapılmasındaki asıl amaç mimari estetik kaygılar ve hazneli çeşmelerin çok uzak mesafelerdende tanınmasını sağlamak ve başka yapılardan ayırt edil mesini kolaylaştırmak içindir. Bir kemerin elemanları genellikle kesme taştan olmakla beraber mermer ve tuğladan da olabilmektedir.Tek parça taş yada mermer levha oyularak kemer görüntüsü verilmiş çeşme örnekleride vardır. Kemerler genellikle sade olmakla beraber bazı çeşmelerde kemerler üzerinede kabartma olarak süslemeler yapılmıştır. Osmanlı çeşmelerinde basık kemer, kalkık kemer,yarım daire kemer, armut kemer ve sivri kemer gibi değişik tiplerde kemerler kullanılmıştır.

SELSEBİL
Kademe kademe küçük yalaklardan oluşan ve birinden diğerine dökülen suların aşağıdaki havuz veya kurnaya toplandığı dekoratif amaçlı yapılar, selsebil olarak adlandırılmıştır.
Avlu, park ve bahçelere süsleme unsuru olarak yapılır. Selsebiller bu özellikleri ile göze hitap ederler. Selsebiller, üzerlerinde yer alan çanakçıklardan lüleler kanalı ile suyun yukarıdan dökülürken çıkarttığı şırıltılar, kulaklara adeta bir müzik zevki verir ve dinlendirirler. Selsebillerin yapılma nedenlerinden birisi de küçük kuşların yıkanıp su içmeleridir

Suyunuz kesilirse size kim bir su getirebilir?"
Mülk suresi böyle sorar. Suyun kıymetini ise ona zor ulaşanlar daha iyi bilir.Doğrusu böyle bir medeniyet geçmişimiz olduğu içindir bakkaldan şişe ile su almaya alıştıramadık kendimizi.Bir damla su içiyoruz ve ardından çöp bırakıyoruz.Testiler de kırgın bize. Buz gibi su tuttuklarını unuttuk ve vefasızlık yaptık belli ki.


Muzaffer ve Behçet Alper tarafından Osmanlı İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş olan İstanbul'daki TARİHİ SU TESİSLERİ VE ÇEŞMELERİ belgeseli çalışması yapılmış. 1991 - 1998 yılları arasında 7 yılda gerçekleştirilen "İstanbul'un Tarihi Çeşmeleri " konulu belgesel çalışması şurada sergilenmiş.
Şurada da tarihi çeşmelerle ilgili bir slayt çalışması mevcut.
Su vakfının İstanbuldaki tarihi çeşmeler ile ilgili çalışması da görülmeye değer.