"..... ALLAH size güçlük çıkartmak istemez, Ancak O sizi Tertemiz / Ak pak/Arı duru kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister, Umulurki şükredersiniz "

12 Ekim 2010 Salı

ABDEST MÜJDEDİR

Abdest müjdedir

Ellerim değerken suya ve tertemiz çıkarken ellerim, ruhumdan akanlar nedir?

Neler nelerden aklanırım şimdi?

Efendimiz s.a.v. buyurdular:

“Mümin bir kul abdest aldığında, yüzünü yıkayınca gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su damlalarıyla yüzünden dökülür. Ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar ellerinden dökülür. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları suyla dökülür. Öyle ki abdest tamamlanınca günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar.”

Ve yine buyurdular:

“Kim güzelce abdest alıp iki rekât namaz kılarsa ve her ikisinde de içinde dünya ile ilgili bir endişe taşımazsa, anasından doğduğu gün gibi günahlarından sıyrılır.”

. . .

Duyduğum kötü sözlerden, tuttuğum kötü işlerden,

Söylediğim kötü sözlerden,

Ve gittiğim kötü yerlerden bulaşan bana ne varsa..

Suyla akar gider.

Müjden budur ve müjden ümidimdir.


Yine buyurdular ki:

“Kim güzelce abdest aldıktan sonra gözünü göğe kaldırarak ‘Eşhedü enlâ ilâhe illallahu vahdehu la şerike leh. Ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasulüh.” derse önüne sekiz cennet kapısı açılır ve kendisine ‘dilediğinden gir’ denilir.”

Cennet müjdesidir.

Ve ümidimiz odur ki Kevser havuzundan gelir damlalar.

ELVİDA ÜNLÜ

BİR YAĞMUR DAMLASININ HİKAYESİ

Gökyüzünden bir damla yağmur düşmesi için önce yoğunlaşma dediğimiz hadisenin gerçekleşmesi gerekir. Ve gökyüzünde küçücük, gözle görülmeyecek kadar küçücük katı parçacıklar olmazsa, su buharı yoğunlaşamaz… Yoğunlaşma demek, hava içindeki su buharının su damlacıkları haline geçmesi demektir. Bu katı parçacıklara ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ adı verilir. İşte, hava içindeki su buharı, ancak bu çekirdeklerin üzerinde yoğunlaşabiliyorlar. Yoğunlaşma çekirdekleri olmazsa su buharı yoğunlaşamıyor, dolayısıyla ’su’ haline, yani ‘bulut damlası’ haline geçemiyor.

Peki bu ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ nasıl şeyler?

Onlar katı, küçücük parçacıklar, toz ve tuz partikülleri, rüzgârlarla çöllerden savrulan minnacık kum tanecikleri, yanardağlardan fışkıran ve üst seviyelere kadar yükselen küçük volkanik tozlar, meteor (göktaşları) sağanakları sırasında atmosfere giren dev kütlelerin ufalarak incecik hale gelen parçaları ve nihayet tuzlu okyanuslardan havaya karışan ve sonra rüzgârlarla atmosferin yüksek tabakalarına kadar taşınan tuz tanecikleridir.

İşte bütün bu parçacıklara yoğunlaşma çekirdekleri ismi veriliyor.

Denizcilerin belki en fazla korktukları şey, fırtınaya yakalanmaktır. Korkunç dalgalar, köpüren, savrulan, çalkalanan, birbiri üzerine binen yüksek dalgalar… Dalgalanmaya sebep olan nedir?: Fırtına. Fırtına olmazsa, denizler çarşaf gibi olacak, ama, bu defa, fırtınalı, dalgalı denizdeki su yüzeyinden de küçücük tuz tanecikleri havaya karışmayacak… Böylece yoğunlaşma çekirdekleri meydana gelmeyecek ve yağış görülmeyecek.

Yağışın gerçekleşmesi için sadece denizlerden veya okyanuslardan havaya karışan tuz parçacıkları yeterli değildir… Şunu hemen hatırlatmak gerekir ki gök’ten dünyamıza, her saniyede ortalama 17 milyon ton su düşmektedir. Her saniyede 17 milyon ton yağmur suyunun yere düşmesi için, ondan daha fazla miktarda yoğunlaşma çekirdeklerine ihtiyaç olacağı şüphesizdir. O halde başka kaynaklar lâzımdır.

Bir bulutun içinde milyarlarca ‘bulut damlası’ denilen damlacıklar vardır. Bunların çapları çok küçük olup 0.01- mm. kadardır. Yani bir milimetrenin yüzde biri kadar büyüklükte… Halbuki, bu kadar küçük bir bulut damlası yere düşemeyecek kadar hafiftir. Bunun biraz daha derlenip toplanması, ağırlık ve hacim kazanması gereklidir.

Bulut damlasının olgun bir yağmur damlası haline geçmesi için, çapını birkaç milimetreye kadar çıkartması lâzımdır. Dikkat edin çıkartması lâzım diyoruz. Bu basit bir iş değil. Akıl ve ilim sahibi insanların bile değil yapmaktan, anlamaktan dahi âciz oldukları şu yüce sırrı, kendi başına o damlacığın elbette bilmesi ve yapması imkânsızdır.

Peki ama nasıl başaracak bu ince işleri o damlacık.

İşte bundan sonra, formüller, denklemler, hesaplar işin içine giriyor. Birçok gelişmiş ülke üniversitelerinin laboratuvarlarında bu konuda tezler tartışılıyor, makaleler, konferanslar ve seminerlerde bu konu işleniyor. Şu anda mevcut olan başlıca iki teori var.

Çarpışma ve birleşme teorisi dediğimiz birinci teori, bulut damlacıklarının birbirleriyle çarpışarak kartopu misâlinde olduğu gibi, zamanla büyüdüğünü ileri sürüyor. Bu büyüme sonucunda, bulut damlası, artık havada kalamayacak kadar irileşiyor ve düşmeye başlıyor.

Diğer teori ise, bulut içi sıcaklığının 0 °C’ın altında olduğu zamanlarda meydana gelen büyümeyi ele alıyor. Bu teoriye kısaca Bergeron Teorisi ismi veriliyor. Su buharı basıncının su ve buz üzerinde farklı değerler göstermesine dayandırılan bu teori, buz kristal çekirdeklerinin mevcut olma şartlarına bağlı kalıyor. Çok karmaşık işlemleri ve formülleri ihtiva eden bu teorilerin tamamını zaten çok az sayıdaki ilim adamları anlayabiliyor. Ancak bu formülleri anlayanlar, ne kadar az olursa olsun, her yağmur damlacığının bu işi mükemmel bir şekilde başardığı ve o karmaşık formülleri hiç şaşırmadan tatbik ettiği görülüyor. Ve bu özellikleri ile meydana gelen her damla, sonsuz bir ilmin pırıltılarını taşıyor.

Evet, nihayet damlacıklar meydana geldi. Ancak o minicik bir yağmur damlası 3000 metre yukarıdan, gittikçe artan bir hızla yere inseydi, dokunduğu şeyi âdeta bir mermi gibi delecek ve böyle bir durumda, her ‘rahmet’ten sonra, bir ‘felâket’ meydana gelecekti.

Ama hiç de öyle olmaz! Yağmur damlası, yer çekimi kanununu koyan O yüce kudretin emriyle, o kanunun hükümlerinden muaf tutulmakta ve gittikçe artan bir hızla değil de, sabit ve değişmez bir hızla yere süzülerek yağmura rahmet denmesinin sırrını ve onu yağdıran Rabbimizin merhametini apaçık bir şekilde ilân etmektedir.

Yüce Yaradanın buyruğu ve iradesi öyledir ki, yağmur damlaları; yavaş yavaş, incitmeden, yıpratmadan yeryüzüne düşsün. Toprak, onunla dirilsin, çiçekler onunla açsın, başaklar onunla yeşersin, fidanlar onunla büyüsün. Kuşlar topraktan onun sayesinde yemlerini çıkartıp, sevinç çığlıklarıyla yavrularına götürebilsin… Açılan goncalarda kelebekler uçuşsun. Binbir çeşit kır çiçekleri, bembeyaz papatyalar, al renkli lâleler açılsın… Her taraf İlâhi rahmetle dolup taşsın…

Bir gün yağmur yağarken, başınızı gökyüzüne doğru çevirip bir bakın, yüzünüze düşen o minicik damlaların üzerinde, okyanuslardaki serin dalgaların, çöllerdeki kum fırtınalarının, yanardağlardan püsküren volkanik tozların izlerine rastlayacaksınız.

O damlayı biraz daha dikkatle incelerseniz, bu izlerin gerçek SAHİBİNİ de mutlaka görecek ve O’nun sonsuz merhametine, yağmur damlaları adedince şükredeceksiniz.

Yazan: Taşkın Tuna/Kaynak: www.zaferdergisi.com

ABDEST ZİKİRDİR

Abdest zikirdir

Efendimiz s.a.v. buyurdular:

“Abdest alırken Allah’ın adını anan kimsenin Allah bütün vücudunu temizler. Fakat Allah’ın adını zikretmeden abdest alan kimsenin sadece su dokunan azaları temizlenir.”

Ellerimin zikridir.

Ayaklarımın, dilimin.

Saçımdaki her bir telin.

Her an yenilenir su.

Tazelenir, dirilir.

Ve ben suya uzattığımda ellerimi, suyun zikrine katılırım her bir zerremle.

Her bir zerremle dirilirim yeniden.

Uyanırım son uyanıştan önce.

ELVİDA ÜNLÜ

SU - Senai Demirci


SU

Uzaklarda ya da yakınlarda.

Denizin karayla buluştuğu dalgaların kumsala dokunduğu yerde mırıltılı bir konuşmadır sürüp gider.

Deniz dudaklarını dalga dalga uzatır ve dilinden minicik saf damlacıklar dökülür.

Güneş sıcak sıcak dokunur damlacıklara. Dokunmasıyla her biri maviliğini soyunur ağırlığını unutur.

Saf saf bulutlara yükselir.

Yağmur olur sonra. Zerre zerre kucaklar toprağı. Usulcacık damlar biri beyaz zambağın yaprakları arasına.

Bir diğeri lâlenin al dudağına ilişiverir hemencecik. Beraberce seher vaktinin parlak gözyaşları olurlar.

Yıldızları uğurlar gün ışığının elinden tutarlar.

Bir başkası tohumun sert kabuğuna kadar dayanır hayatın kapısını çalar.

Tohumun uyanışına baharın filizlenişine vesile olur.

Kimisi köklere tutunur; ağaç ağaç dal dal yaprak yaprak hayata tırmanır.

Hayatı giyinir tomurcuklarda meyvelerde.

Su hayata koşar.

Her sabah gelir avucumuza doluşur. Bir dost; uzaklardan gelen bir dost gibidir. Yüzümüzü okşar; serin.

Dudaklarımıza dokunur; yumuşak.

Bulutların dağların denizlerin derelerin taşların duru saf berrak pak selâmını getirir bize.

Tenimize diriliş selâmı sunar bizi gün ışığına yolcular.

Hepsi hepsi tatsız-tuzsuz renksiz kokusuz şekilsiz birşeydir su.

Neredeyse maddelerin en basiti. Hatta çoğumuza göre en ucuzu en değersizi.

Öyle ki "sudan ucuz" hiçbir şeyimiz yoktur. Galiba hor görüyoruz hakir görüyoruz suyu.

Ama o hiç oralı değildir... Bizim için çırpınır durur. Bize öylesine yakın; öylesine samimidir ki bizimle...

Bir dere kenarında ya da bir sahilde onun akışını kıpırdanışını seyretmişsinizdir.

Öyle içten kıpırdaşır ki kendinizi bir kaptırmaya görün;

neden sonra anlarsınız duygularınızın da onun kıpırtısına ayak uydurduğunu.

İpi çözülmüş bir sandal gibi farkına bile varmadan akıntıya kapılır gider duygularınız.

Hele dalgaların kayalara vuruşu yok mu? Kayalara değil de ruhunuza çarpar sanki her biri.

Dokunuşu ayrı düşünüşü ayrı salınışı ayrı bir duygu suyun.

Zaman olur dalgalanır içli bir ayrılık türküsü söyler sahiller boyu.

Gözyaşı olur su; duyguların en gizlisine ayna olur annelerin göğsünde;

anneden yavruya şefkatin en lekesizine sevginin en safına elçi olur.

Bir gönüldür su. Her zerresi hayat için çırpınan bir gönül. Öylesine arzuyla çırpınır ki...

Baksanıza kumsallarda sönmemiş çırpınışı. Oradan dalga dalga damarlarınıza kadar uzanmış.

Kanımız canımız olmuş ta kalbimize kadar taşmış denizden.

En ince duygularımıza damlamış. Hücrelerimizin zarlarına kadar gelip durulmuş.

Hücrelerimiz sahil olmuş çırpınışlarına. Duygularımız suya yaslanmış su ile kaynaşmış.

Hayatla ilgili hemen hemen her olay her türlü reaksiyon su içinde olur.

Hayata lâzım bütün elementler suda buluşur suda kaynaşır suda yoğrulur.

Onca cansız madde suya tutunur öylece canlılığa bürünür. Su hayata beşik olur.

Nedense hep söndürücü diye biliriz suyu oysa canlılık ateşi su ile alevlenir.

Başka hiçbir sıvı hiçbir madde su gibi yandırmaz hayatı.

Tatsız renksiz kokusuz şekilsiz demiştik su için. Hayır doğru değil. Onsuz hayatın ne tadı vardır ne tuzu.

Onsuz yapraklar güller rengini kaybeder. Kokuları yayılmaz olur çiçeklerin. Şekilsiz de değildir su.

Aksine herşeye şekil verenin mürekkebidir sanki.

Susuz kaldığı için pörsüyen çiçeklerinizi kuruyan bitkileri boynu bükük kalan dalları bir düşünün.

Çiçekler o göz okşayıcı kıvrımlarını yapraklar o tatlı şekillerini suyla giyinirler.

Dünya güzellerinin yüzünde suyun dağılışı bir bozulsun da o zaman görün siz kimin güzel olduğunu.


Kısaca su denizlerden bulutlara bulutlardan toprağa topraktan denizlere dolanıp durur.

Ama bu arada hayata da uğrar. Hayattan süzülür. Hayatın her çeşidinden imbiklenir.

Tıpkı taşlar üzerinden kayıvermesi gibi hücreler üzerinde dolaşır. Hayatı dalgalandırır zerre zerre.

Canlılar onun kollarında salınır.

Merhametin şefkatin heykeli olsa su gibi olur herhalde.

Su gibi berrak su gibi saf su gibi şeffaf olmalı merhametin heykeli.

Hiç ayırmaksızın herşeye sızan herkesi kucaklayan her bir şeyi okşayan birşey olmalı.

Hiç kimse hissetmese de herkesin içinde dolanan birşey olmalı.

Zaman zaman coşmalı hattâ yağmalı doyasıya.

Şimdi başınızı yukarı çevirin.

Bulutları görüyor olmalısınız. Her biri damla damla rahmeti hecelemek için bekleşiyorlar.

Bekleyelim; rahmet ha yağdı ha yağacak...

SeNai DeMiRCi


10 Ekim 2010 Pazar

Ben Bir Abdest Suyuyum!

Ben, bir abdest suyuyum. Denizler aşar, dünyayı dolaşır, mü'minlerin parmak uçlarına ulaşırım. Irmaklardan akar, testilere dolarım. Su azizdir, velâkin benimle izzeti daha da artar. Hem bedeni, hem de sadrı arındıran bir şifâ olur benimle... "Besmele" arkadaşım, "hamd" ise varlığımın mânâsıdır. Benim nûrum, gözlerin feri olur. Benimle yenilen lokma zikir olur, fikirler aydın olur. Benimle uyuyup uyananların, kıyamet saatinde alınlarında pırıl pırıl bir kandil yanar. Kıymetliyim, pek nâdide bir cevherim. Sizler, kendinize süs olarak ne inciler, ne pırlantalar takarsınız. Gerçekte benim gibi zînet ise, çok az bulunur. Mü'min gönüllerde ihlâsla parıldadığım zaman en değerli cevher yanımda mum gibi sönük kalır. Bir de dünyalık ışıltıların yanında mum gibi kaldığım zamanlar olur. Âh o zaman ney gibi iniltiler çıkarırım. Bu kıymetli cevhere ne olmuş böyle der, benim hâlime acırsınız.
İşte o zaman ben de hâlden anlayan birini buldum deyip anlatmaya başlarım.

"-A yârenler! Bir kıymet bilmezin eline düştüm de hâl-i perişânım bundandır! Yakası paçası sökük, kendini örtmeye çalışan bir zavallıyım. Elbisemi bir tarafından çeksem diğer tarafım açılır. O kıymet bilmez var ya! Benim bu perişan hâlime hiç acımaz. Aynada sûretini süsler durur da gönül elbisesindeki kirlerden, yırtıklardan bîhaber yaşar. Namaz vakti girer, ama bizimkisi televizyonun başında zamanını hebâ eder. Kimi sefer de yemek, çamaşır, bulaşık derken akşam olur. Namazını, beti benzi sararmış beli bükük hâle getirir. Sonra bir an insafa gelir de namaza kalkar. Bu sefer de yorgunluğu bahane edip abdestin sünnetlerini bırakayım, farzlarını yapayım der. E farzların hakkını verse bârî! Musluğu şarıl şarıl açar açmasına da, ne yüzü, ne de kolları bu abdest sularından nasibini alır. Âh! O zaman yüz, el ve ayaklar feryada başlar:

"-Bu gurbet ellerde bizi hayat kaynağımıza kandırmadın. Kurak topraklara döndük, Rabbimiz'in huzuruna mahşer günü bu perişan hâlimizle nasıl çıkarız?!" derler.

Âzâlar içerisinde merâmını en iyi anlatan dil, konuşmaya başlar:

"Âh n'ideyim, şu hâlimi kime söyleyeyim! Yâ Rab! Sen işitir görürsün! Sahibimi hamâkatten, bîvefâ olmaktan kurtar!.. Gıybet yaraları, boş sözlerle iyice derbeder oldum. Yaralarımı tedâvî edecek bir abdest suyuna hasretim. Bu dünyaya ne için geldik, şimdi ne horluğa düştük. Değil mi a nurlu çerağım! Sen dile gel de anlat hâlini!"

Bu talep üzerine, göz, dile gelip konuşmaya başlar:

"-Bir kıymet bilmezin eline düştüm, kadre eremedim. Hak, bana kendi basarından verdi ki, göreyim. Gördüklerimi tefekkür sermâyesi edineyim de şükre ereyim. Her eserin sûretini seyreyleyip en yüce sanatkârı bileyim. Budur benim sürûrum, budur cennetim!.. Ama gelin görün ki, şu kıymet bilmezin çehresinde bir gün gülmedim. O gülerken ben için için ağladım. Ey vicdan sahipleri duyun! Ben de sizler gibi serâpâ abdest sularıyla yıkanıp tertemiz olmak isterim. Kıymet bilmez beni, bütün gün boyunca, şu içi gibi dışı da kara kutuya mahkûm etti. Gördüklerim nûrumu söndürdü. Gaflet üstüne gaflete battım. Işıltılı göğüm kara bulutlarla kaplandı. Çöldeki kum taneleri gibi ben de bir abdest suyuna hasretim. Zâhiri gülerken bâtını ağlayan şu bîçareye medet! Hidâyet rüzgârını estir yâ Rab! Şu basiretsiz sahibimin kalp gözlerini hakikate açıver!"

Hemen sonra, sırayı almak için birbirine "şak şak" diye vuran iki el konuşmaya başlar.

"-Ey iki gözüm! Âleme açılan nûrlu pencerem! Sen yine arada gördüğün güzel manzaralarla Allâh'ın sanatını seyreder, ferahlarsın. Ya ben ne yapayım söyle! On parmaklı bir ustayım. Nice saymakla bitmez hünerlerim var. Şu parmaklarım olmadan kimse bir şeycikler yapamaz. Âlimin kalemini tutup ilmini yazan el benim. Nice sanat eserlerini yapan el yine benim. Allâh'ın en büyük hediyelerinden biriyim. Lâkin takdir edeni olmayan bir gamzedeyim. Kur'ân'ı tutmaya, samimi gönülle varılan secdelere bir de abdest sularına çook hasretim. Bir kadirşinasa düşseydim, ne paha biçilmez bir cevher olurdum!.. Âh, âh! Ben yanmayayım da kimler yansın a dostlar!"

Hemen gerisindeki televizyon, homurtuya benzer sesler çıkarmaya başlar:

"-Bre vefâsızlar! Bre zenginlik kapısında fakirlikten dem vuranlar! Meğer sizde merhamet hiç yokmuş. Ama sahibinizde merhamet çokmuş."

Bu ağır sözlere karşılık âzâlar hemâvâz konuşmaya başlarlar.

"-Bize bak, homurtu kazanı! Hakkı bâtıl, bâtılı hak gibi gösteren sefâlet alkışçısı!.. Senin ne haddine bize söz söylemek! Senden gelecek merhamete karnımız tok, elhamdülillâh!"

"-Kıymet bilen sahibiniz, gece gündüz demeden benim duygulu sahnelerime sel gibi gözyaşı döker. Böyle merhametli kimseleri, takdir edemez sizin gibi vicdan yoksulları... Bu müstesnâ insan, namazını kılar. Abdeste koşa koşa gider."

Âzâlar:

"-Doğru, o duygulu sahneleri kaçırmamak için koşar."

"-En sevdiği dizi bile olsa beni bırakır, kalkar namazını kılar."

Yine âzâlar:

"-Doğru, hemen yanı başında kaçırmak istemediği bölümleri dinleyerek namaz kılar."

Bu harâretli atışmalar, kapının aralanmasıyla bir anda kesildi. Çünkü odaya tatlı bir meltem doluverdi. Ardından içeri giren kimsenin cemâli öyle aydınlıktı ki, göz kamaştırıyordu. Âzâların her biri hayranlıktan şaşırmış bir hâlde hemcinslerine baka kaldılar. Hiç bu kadar parlak âzâlar görmemişlerdi. Onlara gıbta ile bakıp, bu nûra nasıl sahip olduklarını sordular. Onlar da:

"-İhlâs, ihlâs, ihlâs!.." dediler.

Derin bir nefes alıp iç çektiler.

"-Bize de yâ Rab! Bize de yâ Rab! Bize de!.." dediler.

Baktıkça içleri açıldı. Üzerlerindeki kara bulutlar dağıldı.

Kıymet bilmezin hâli de birden değişmişti. Bu parlak çehreli insan, içeri girdikten sonra kendisine çeki düzen vermeye başladı. Ne zamandır açık olan televizyon kapandı. Başına bir de örtü alıp vakti giren namazı kılmak için abdest almaya hazırlandı. Âzâlar bir farklılık hissediyorlardı. Neydi bu hafiflik! Sanki üzerlerinden ağırca bir yük kalkmıştı.

Sonra musluk suyu açıldı. Mis gibi bir koku yayıldı. Bu güzel kokuyu çok uzun zamandır duymamışlardı. Abdest suyuyla öyle bir karşılaşmaları oldu ki, birbirine yıllardır hasret dostlar gibi sarıldılar. Abdest suyu dile geldi.

"-Ben sizin ne zamandır hasretle beklediğiniz abdest suyuyum. Hadi artık mahzun olmayın!.. Sizi nûrumla tertemiz yıkayayım, iştiyâkınızı daha da artırayım."

Sonra âzâlar dile geldi.

"-A ümit pınarımız! A Hazret-i Mûsâ'nın asâsı gibi taştan hayat fışkırtan el suyumuz!.. Bizi senden mahrum bırakma!" diye yalvardılar.

Abdest suyuna daldılar. Daldıkça yandılar. Yandıkça kandılar. Hepsi birden dile gelip:

"Hamdü lillâh, hamdü lillah, hamdü lillah!.." dediler.

Bu hamd içinde abdest aldılar, sermest oldular.

Ayşegül Zobi Balta

7 Ekim 2010 Perşembe

Yağmurun annesi ey sevgili - Senai Demirci

Yağmurun yağdığı bir gün göğsünü açıp kollarını da kaldırarak damlaların mübarek bedenini ıslatmasına izin vermişsin.
Neden böyle yaptığın sorulmuş.
Demişsin ki: “Yağmurun Rabbine verdiği söz tazedir yenidir.”

Yağmur ki varlık alemine henüz buyur edilmiştir.
Daha “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna az önce “belâ” demiştir.
O’ndan ayrılığın henüz başındadır. Rabbine verdiği kul olma sözü henüz tazedir.

Şimdi Sen geliyorsun yeniden ruhlarımıza.
Seni soluyoruz yeniden.
Küçük çocuklar gibi bağırıyoruz: “Resulallah geliyor ay doğuyor üzerimize yeniden.”
Güzel zamanlar düşüyor nasibimize.
Yeniden yazıyoruz kalbimizi.
Ay doğuyor üzerimize.
Senin ikliminden yağmur iniyor göğsümüze.
Sen gerçeği bulandırmadan bize taşıyan billur pınarımızsın.
Sözlerini içmeye ceylan bakışlı kızlarımızla geliyoruz.

Sen kendisine indirilene kendinden hiçbir şey katmadan aktaran duru ayinemizsin.
Sen ilahi emirlerin ağırlığını üzerimize hiç incitmeden indiren incecik yağmurumuzsun.
Sen ki yağmursun.
Kimseyi kimseden ayırmıyorsun herkese eşitçe her yere bolca rahmet taşıyorsun…
Çoraklaşmış kalplerimize ebedi serinlikler indiriyorsun.
Sen sessizliklerin ortasına inen yağmur şıpıltısısın.
Sen ayrılık uçurumlarına serinlikler taşıyan yağmurların habercisisin.
Sen rüzgarların önü sıra müjdeler getirensin.


“Bütün Zamanların En Güzel Yağmuru” Sensin
.
Öyle ki yağmurlar bile Senin hatırına ıslandı.
Öyle ki dudağımıza Senin adınla değdi sular.
Seni hep bir bulutun gölgelemesi elbette ki boşa değildi.
Değil bir bulut bütün alem bir bulut olup başına toplansa Sana değerdi.
Varlığın kalbi Senin tebessümünle teselli buldu.
Yokluğun bağrından Senin dokunuşunla varlığın pınarı coştu.
Sen yokluğun katılığına asâ-yı Musa oldun.
Fenanın ateşinden sen ruhlarımıza gül kokulu serinlikler sundun.
Ayrılıkların amansız ateşinde bize İbrahim teni oldun.

Sen yağmurun annesi
ey Sevgili
muhabbetin bin yağmurdan serin
sen yağ ki
çöl doysun çöl doysun ey Nebi…

Senai Demirci

6 Ekim 2010 Çarşamba

nasr suresi ve abdest


İza cae nasrullahi vel feth

Dünya seni esir aldığında, dünyalıklar canın ciğerin olduğunda
Dûn olduğunda özünden, döndüğünde "kalu bela"da ki dünkü sözünden
Dünya meşgalesiyle, sevgisiyle kalp,el,yüz,göz kirlendiğinde,
Fikir bulandığında ve sen sen olmaktan çıkıp dünyaya da/ğı/ldığında
seni ancak Allah kurtarır

"İza cae nasrullahi vel feth" gelmeli
Allahın yardımı gelmeli,
Feth gelmeli,
İslam gönlünü, zihnini, dilini, elini fethetmeli
gelmeli ve fethetmeli ki kurtulabilesin.

Ezanla yola çıkar Allahın yardımı,
Allahu Ekber!... Allahu Ekber!...
Ve eğer reddetmezsen Allahın yardımını,
içindeki ses duyduğun sese eşlik eder.
Hayyalel Felah!... Hayyalel Felah!...
Haydi kurtuluşa!... Haydi kurtuluşa!... der.


Gelir Allahın yardımı

Abdest diye gelir, su diye gelir
Allahın üzerinizdeki nimetini tamamlamaya gelir
seni ve diğer insanları Allahın dinine davete gelir
seni ve azalarını Allahın dinine davete gelir

Abdestle sıyrılırsın dünyadan, dünyevileşmekten, bulanıklıktan,
Allahın yardımı ile temizlenirsin,
Allahın yardımı ile islamın fethine açarsın gönlünü, dimağını
İşte o zaman

İza cae nasrullahi vel feth olur, Allahın yardımı gelir, İnsan abdeste durur.
İşte "İza cae nasrullahi vel feth, İşte Allahın yardımı, İşte abdest

sana!...
insana!...
inanana!...
inansana!...
inen sana!...
inan sana!...
anlasana!...
anla sana!...
alsana!...
al sana!...

Veraeytennase yedhulune fi dinillahi efveca
Ve insanların Allahın dinine fevc fevc girdiğini gördüğünde

Seninle birlikte diğer insanlarında dünyadan sıyrılarak Allahın dinine girdiklerini gördüğünde
onları Abdest alır, Camiye gider, Ezana tabi gördüğünde

hidayet olunduğunu anlarsın "sıratellezine enamte aleyhim" e
anlarsın yalnız kendisinden yardım dilediğinin dileğini kabul ettiğini
anlarsın Allahın yardımının geldiğini
anlarsın doğru yoldakilerle beraber olduğunu, yönünün doğrul/d/uğunu

ve şimdi şükretme, hamdetme, tesbih etme zamanı


Fesebbih bihamdi Rabbike vestağfirh innehu kane tevvaba

O zaman Rabbini hamd ile tesbih et, istiğfar et muhakkakki O tövbeleri kabul edendir.

Terbiye edene, Rabbine övgüyle tesbih et, büyükle
Abdest al , abdest aldır gönlüne, zihnine
ve işlediklerin için istiğfar et, tövbe et
Kendini, gönlünü, elini, dilini, zihnini yıka
Muhakkak ki O tövbeleri kabul edendir.
Haydi gelsin şimdi tesbihler
Subhane Rabbiyel azim!...
Subhane Rabbiyel ala!...
Subhanallah!...
Haydi hamd ile tesbih et Rabbini
Elhamdulillah!...
Elhamdulillah!...
Elhamdulillah!...

Etkin.Z

5 Ekim 2010 Salı

İlk Abdest

Cebel-i Rahme: Rahme Tepesi.

Burası, insanlık serüvenin başladığı yerdir.

Hz. Adem ve Havva’nın yeryüzünde ilk defa buluştuğu yer.

Hz. Adem, cennette günah işler, yasak ağaca yürür ve meyvesinden yer.

Sonra “Rabbena zalemna enfusena Ve in lem tağfirlena ve terhemna lenekunenne minel hasirin”(Araf-23).

Ayette buyrulduğu gibi, Hz. Havva ile birlikte “Ya Rab, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kaybedenlerden oluruz Ya Rabbi” diye feryat ederler.

Allah, onları cennetten çıkarır. Hz. Adem ile Havva, ilk defa bu dağın tepesinde buluşurlar. Hz. Adem ile Havva günahlarından dolayı gözyaşlarına boğulurlar, ağlarlar ve yalvarırlar:

Ya Rabbi sana nasıl tevbe edelim, bize tevbeyi öğret.

Allahu Teala Hz. Adem’e öğretir.

Ey Adem, harama yürüdüğün ayaklarını topuklarınla beraber yıka.

Yasak ağaca uzanan elini, harama uzanan elini dirseğinle beraber yıka.

Harama baktığın yüzünü yıka,

yediğin ağzını, kokladığını burnunu yıka.

Abdest, Hz. Adem’in tevbesidir. İlk abdesti alan Hz. Adem’dir.

Her abdest bir tevbedir aslında. Her abdestle dökülen maddi kirler değil, günah kirleridir.

Yasin Suresi’ni hatırlayın: “O gün insanların ağızlarını mühürleriz, ellerini konuştururuz, ayakları kazandıklarına şahitlik eder.”

Kıyamet günü, elimiz, ayağımız aleyhimize şahitlik etmesin diye Allah abdest nimetini vermiştir insanlığa.

Son ayette size olan nimetimi tamamladım diyor Allahu Teala.

İslam nimettir, külfet değildir asla.

Ama bugün Müslümanlar için din, külfet haline gelmiştir ne yazık ki.

Abdest bizim için külfet gibi.

Abdest olmasaydı, hepimiz organlarımızın aleyhimize şahitliğinden helak olurduk.

Abdestliyken abdest almaya ne der eskiler? Nurun ala nur.

İşte bundandır. Her abdest bir tevbedir.

Dr. Erkan AYDIN

Abdestsiz abdest ve Abdestli abdest

Tevbeden maksat şudur ki, nefsin kötü ve çirkin sıfatlarını iyiye döndürmektir.

Ey biçare... Şunu iyi bil ki, insan tevbe kapısından geçmedikçe, ne kadar
ibadet ederse etsin, onun kurtulması muhaldir.
Tevbe, ibadetlerin abdesti mesabesindedir.
Nasıl abdestsiz namaz olmazsa ,
tevbesiz ibadet makbul olmayıp sonu husran, perişanlık ve nedamettir, nadimi pişman olmaktır.

....
yukarıdaki yazı üzerine

ABDESTSİZ ABDEST
ve
ABDESTE ABDEST ALDIRMAK
yada
ABDESTİ ABDESTE DALDIRMAK

veya
ABDESTSİZ ABDESTLE KILINAN NAMAZ,
veyahut
ABDESTLİ ABDESTLE KILINAN ABDESTLİ NAMAZ

kavramları üzerinde düşünmeye ne dersiniz?

alıntı : Kadiri Hüseyni

nur üzerine nur ve tam namaz

TEMİZLİK (TAHARET) (Abdulkadir geylani sohbetler)(SIRRUL ESRAR)

Taharet, temizlik manasına gelir; burada anlatılacak temizlik iki çeşittir. Biri, dış temizli ği ki, bu dinin zahirî emrindeki temizliktir, suyla hasıl olur. Öbürüne gelince, tevbe, büyük bir zattan alınacak telkin ve iç temizliği ile olur. Aynca manevî yola girmek de icab eder. Şeriatın emrine göre, insandan çıkan bir necis sonunda abdest bozulur; yeniden abdest almak gerekir. Abdesti yenilemek üzerine, Peygamber S.A. efendimizin buyurduğu şu Hadis-i Şerifler manalıdır:

- «Herkim abdestini tazelerse, Allah onun iman nurunu parlatır, yeniler.»

- «Abdest üzerine abdest, nur üstüne nurdür.»


Zahirde alınan abdest bozulunca, tazelenir. Manevî abdestin bozulduğu da olur. O, kötü işler ve düşük huylarla bozulur.. Manevî abdesti bozanlar arasında, büyüklük satmayı. kendini beğenmiş olmayı, gıybeti, koğuculuğu, bühtan atmayı, yalanı saymak kabildir. Ayrıca. gözün, kulağın, elin, ayağın yaptığı hatalar da bu meyanda sayılabilir. Çünkü: Peygamber S.A. efendimiz:

- «Bu gözler zina eder.»

Buyurur.. Bu abdestin yenilenmesi, halis tevbe ile olur. Bu, müfsit hataların hepsini bırakmakla hasıl olur. Pişman olmak, istiğfar eylemek ve bütün bu kötü huylardan sıyrılmakla hasıl olur. irfan sahibinin namazı tam olması için, tevbesini yukarıda sayılan afetlerin istilasına uğramaktan esirgemesi gerekir. Allah-ü Teala buyur

- «İşte bu, tevbe edip, tevbesini tutanlara; vaad olunmuştur.» (Kaf, 4)

Zahirde alınan abdestin zamanı muayyendir. Güne, geceye bağlıdır, îç alemin; yani, batın aleminin abdesti ise, ömür boyuncadır. Buradaki ömürden murad. dünya ve ahiret ömrüdür; dolayısı ile sonsuzdur. Zaten, bu hayatın ötesindeki ömrün sonu yoktur



Temizlik (taharet) iki türlüdür.Batıni (iç) temizlik zahiri (dış) temizlik.Zahiri temizlik,şeriat suyu ile yapılır.

Batıni temizlik ise tarikat suyu diyebileceğimiz (Nasuh) tevbe (iman nurunu)parlatma (mürşid-i kamilden alınacak) zikir telkini ve seyr-i süluk ile olur.

Şeriatta abdest bozulunca yenilenir.Nitekim Peygamber efendimiz s.a.v bir hadisi şerifinde:

“kim abdestini yenilerse Allahü Teala’da onun imanını yeniler parlatır.” Şeriat abdesti gibi Batıni abdestte seyyiat ve kötü ahlak (kibir kin ucb hased gıybet yalan hıyanet gibi manevi necasetler kirler) ile bozulur.Hıyanet insanın elinden,ayağından gözünden de olur.Nitekim bir hadis-i şerifde:

“insanın gözleri kulakları da zina eder.” Buyuruluyor.

Bu kirlerden de ciddi (halis) bir tevbe ile temizlenilir.Bu da müfsid hataların hepsini bırakmakla pişman olmak istiğfar etmek ve bütün kötü huylardan sıyrılmakla gerçekleşir.Böylece batın abdestini tazelemiş olur.Arifin (irfan ehlinin) bu afetlere karşı yaptığı tevbeyi muhafaza etmesi gerekir.Nitekim Peygamber s.a.v efendimiz hadis-i şerifinde

“abdest üzerine abdest nur üzerine nurdur.” Buyurmaktadır. İşte o zaman namazı “Salat-ı Tamme” olur

nitekim ayet-i kerimede

“Tevbe eden ve tevbesine sahip olanlara va’d edilen işte bu nimetlerdir.” (kaaf:32) buyurulmuştur.

Şeriat hükümlerinde göre zahiri olarak alınan namaz abdesti belli vakitler ile sınırlıdır.Gündüz ve geceye bağlıdır.

Batıni yani iç alemin temizliği ve abdesti dünyada gece gündüz devamlı olmalıdır.Ki bu arifin ahiret hayatında da sonsuza kadar devam edecek bir temizliktir.

Suya Uzatmak Ellerini

Suya dokunmak, suyu hissetmek…

Suyla başlamak, arınarak, temizlenerek…

Yönünü doğrulturken suya değmek önce. Sonra bir ömür suda damla olmak.

Suya hasret bir damla…

“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı mesh edip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın…” (Maide, 6)


Su koymak o ellere abdest alırken

Nebi s.a.v. bir gün abdest bozmaya yöneldi. Abdullah b. Abbas r.a. hemen Nebi s.a.v.’in abdest alması için su götürerek bıraktı. Çünkü her arkadaşı gibi Abdullah b. Abbas r.a. da bilirdi ki Allah Rasulü s.a.v. her abdest bozduğunda yeniden abdest alır, asla abdestsiz durmazdı.

Suyu gören Nebi s.a.v. “Bunu buraya kim koydu?” diye sordu. Sonra da Abbas r.a. için şöyle dua etti:

“İlahi, onun dindeki anlayışını artır!”

. . .

Su koymak o ellere, o ellerde su nasıl durur görmek…

O eğitimden nasip almışlardan biri der ki; “Biz abdest almayı kitaplardan değil, büyüklerimizin ellerine su dökerek öğrendik.”

Allah Rasulü s.a.v.’in ellerine su dökemiyoruz, ama her abdest aldığımızda su bize o ellerden gelir.

Çünkü o ellere su dökenlerden öğreniriz abdest almayı.

. . .

Allah Rasulü s.a.v. zaman zaman Rubeyyi r.a.’ın evine gelirdi. Ve burada abdest alırdı. Bir gün abdest almış ve şöyle buyurmuştu:

“Kim benim gibi abdest alır, sonra huşu içinde iki rekât namaz kılarsa geçmiş günahları affolunur.”

Sahabiler O’nun nasıl abdest aldığını Rubeyyi r.a.’dan sorarlardı. Bir gün Âkil b. Ebu Talip r.a. bu hanım sahabiyi ziyarete geldi ve Peygamber s.a.v.’in nasıl abdest aldığını sordu. Rubeyyi r.a. şöyle anlattı:

“Sevgili Peygamberimiz bize sık gelirdi. Bir gün öğle vakti istirahat etti. Kalkınca su istedi. Su dolu bir ibrik getirdim. Önce ellerini güzelce yıkadı. Ağzına, burnuna su verdi. Yüzünü üç kere yıkadı. Sağ kolunu dirsekle beraber üç defa, aynı şekilde sol kolunu ovarak yıkadı. Sonra başını mesh etti. Kulaklarının içini, dışını ve boynunu mesh etti. Daha sonra sağ ayağını, ayak bilekleriyle beraber üç defa, aynı şekilde sol ayağını yıkadı. Abdest almayı tamamlayınca şöyle dedi: Benim bu abdestim gibi kim abdest alır sonra huşu ile iki rekât namaz kılarsa geçmiş günahları affolunur.”

Su değmeli, suyu hissetmeli

Bir ikindi vaktiydi. Rasulullah s.a.v. arkadaşlarıyla Mekke’den Medine’ye dönüyordu. Bazıları daha önce konaklama yerine varmış ve hemen hızlıca abdest almaya koyulmuşlardı. Öyle hızlı alıyorlardı ki bazılarının ökçeleri bile ıslanmıyordu. Kimileri de mesh eder gibi çok az suyla abdest almaya çalışıyorlardı.

Bu hal üzereyken Rasulullah s.a.v. geldi. Arkadaşlarının bu şekilde abdest almalarından hoşnut olmayarak en dik sesiyle şöyle buyurdu:

“Cehennemde yanacak ökçelere yazık! Abdesti eksiksiz aldınız!”

. . .

Rasul-i Ekrem s.a.v. bir gün amcası Hamza r.a.’ın evine ziyarete geldi. Amcasının eşi Havle r.a. yemek ikram etti. Yemeklerini yerken Rasulullah s.a.v. sordu:

– Size günahlarınızı silecek, hatalarınıza kefaret olacak bir şey haber vereyim mi?

– Evet, ver ey Allah’ın Rasulü, dediler. Rasulullah s.a.v. buyurdu:

“Ne kadar güç durumda olsanız da abdesti tam alınız. Mescide giden adımları artırınız. Ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı bekleyiniz.”

. . .

Suyun hakkını verir miyiz?

Suya vardıysak suyun hakkını vermeli.

Temizlenmeli her bir damlasıyla.

Şimdi O’nunla abdest alsak

Besmelemizi çekerek Allah’ın ismiyle suya uzatacağız ellerimizi.

Ki Allah Rasulü “Besmeleyle başlamayanın abdesti tam değildir.” buyurmuşlardı.

Ve O’nunla birlikte şeytanların vesveselerinden Allah’a sığınacağız.

Sonra abdestsizliğimizi gidermeye ve namaz kılmaya niyet ederek ellerimizi yıkayacağız.

O’nunla birlikte ağzımıza su verirken, ‘Allahım Kur’an okumakta ve seni çok zikretmekte bana yardımcı ol’ diye dua edeceğiz.

Burnumuza su verirken, O’nunla birlikte cennet kokularını duymayı dileyeceğiz. Ve cehennem kokularından Allah’a sığınacağız.

Yüzümüzü yıkayacağız sonra. Rabbimizden dostlarının yüzünü ağarttığı o günde bizim de yüzümüzü nurlandırmasını isteyerek. Ve Rabbim, diyeceğiz, düşmanlarının yüzünü kararttığın günde benim yüzümü karartma. Bizi dostlarından say.

Sonra sağ kolumuzu yıkayacağız. ‘Rabbim kitabımı sağımdan ver.’

Sol kolumuzu yıkayacağız. ‘Rabbim kitabımı solumdan veya ardımdan verme.’

Su saçlarımızla buluştuğunda ‘Rabbim, rahmetinin gölgesinden başka gölge olmayan o günde bizleri arşının altında gölgelendir.’

Kulaklarımızı yıkarken cennete davet eden münadilerin sesini işitmeyi dileyeceğiz. Ve en güzel sözleri duyup, en güzel sözlere uymayı…

Boynumuzu mesh ederken cehennem zincirlerinden azat olmayı dileyeceğiz.

Ayaklarımızı yıkarken ayakların cehenneme kaydığı o günde Sırat’ta kalmayı isteyeceğiz.

Ve Allah Rasulü’nün ardında namaza duracağız…

Peygamberlerin abdesti

Nebi s.a.v. abdest alıyordu. Arkadaşları da O’nu seyrediyorlardı. Tüm azalarını birer kere yıkadı. Abdesti bitince arkadaşlarına şöyle dedi:

– İşte abdest budur. Allah namazı ancak bununla kabul eder.

Bir gün yine abdest alıyor arkadaşları da Onu seyrediyorlardı. Bu kez tüm azalarını ikişer kere yıkadı. Ve abdesti bitince buyurdu:

– Böyle ikişer kere azalarını yıkayanlar iki karşılık alırlar.

Başka bir gün de, vakitlerden hangi vakittir bilemeyiz lakin güzel bir vakittir. Üçer kere yıkar azalarını ve abdestinin sonunda şöyle der:

– İşte bu benim, benden evvelki peygamberlerin ve bilhassa Halil İbrahim peygamberin abdestidir.”

. . .

Özlesin diye bizleri, beklesin diye havuzunun başında.

Ve tanısın diye.

O’nunla uzatmalı ellerimizi suya. O’nunla almalı abdestlerimizi.

Madem ki suya ulaştık su da bize ulaşmıştır şimdi.

Tam bir kavuşma olmalı.

Hasretle kucaklaşmalı.

ELVİDA ÜNLÜ

26 Eylül 2010 Pazar

yeseviyye tarikatinde sırrın (gönlün) abdesti


Yeseviyye tarikatının en önemli tarihi belgelerinden olan“Cevahirü’l-Ebrar min Emvacil-Bihar” (İyi VE TEMİZ OLANLARIN deniz dalgalarındaki cevherleri) adlı kitap; Alevilik ilkelerinden olan, Mürşid-Pir Talip ilişkilerindeki prensiplerini-ilkelerini, çok teferruatlı bir üslupla (zengin ve içerikli )bir şekilde anlatması bakımından önemlidir.

Kitap daha çok Ahmet Yeseviyi ön plana çıkarırken ondan özellikle “şeyhi Alevi” olarak bahsetmekte ve onun gösterdiği kerametlerle birlikte, irşad sistemini, ele o günün diliyle çok güzel ifadelerle anlatmaktadır. Her ne kadar Ahmet Yesevi hazretlerinin, o dönemde çağdaşları olan, Nakşi tarikatının mürşidleriyle ilgili alakasından bahsediyorsa da, o dönemin Nakşilik anlayışı Aleviliğe aykırı bir tutum içinde değildi, denilebilir.

Cevahirul Ebrar; daha çok, o dönemin Alevi mürşidlerini konu edinirken, bilhassa Alevi Piri olarak bilinen “ Seyyid Mansur” Yani Anadolu’daki Alevilerce bilinen “BABA MANSUR” hazretlerinin manevi kişiliğini ve onun gösterdiği harikuladde hallerine, kerametlerine, öncelik ve özel bir yer vermektedir.

Kitabın yazarı Hazini ise; kendisinden bahsederken; Nesep yani (Soy) bakımından Mansur Ata evladından Arslan Baba neslinden geldiğini beyan etmektedir. O dönem coğrafyasında önemli bir yer tutan Türkistan’ın büyük erenlerinin başında gelen Hoca Ahmed Yesevi’nin ilk halifesi olarak ün kazanan “Mansur Ata’nın” torunu olarak bilinen “Tac Hoca” lakabıyla bilinen zatın oğludur.

Mansur Ata ise; Ahmed Yesevi’nin tasavvuf yolundaki ilk mürşidi olan Arslan Baba’nın oğlu olarak bilinmektedir. Bu durumda Arslan Baba’nın da torunu olmaktadır.

Bu arada yani 13.cü yüz yıldan itibaren, bilhassa Horasan’dan kendini büyük zatların elinde yetiştirmiş bulunan, bu güzel tasavvuf erbabı, Anadolu’ya gelerek, buralardaki insanları da irşad etme yani manada yetiştirme ve onları eğitmeyi bir görev olarak görmüşlerdir.

Bunların başında da Yesevi’lik ekolünden veya bu manevi sofradan feyiz alan dervişler, mürşidler, Dedeler veya o dönemde, meşayih diye adlandırılan Şeyhlerle, Türkmen Babalarıyla beraber, Anadolu’ ya akın akın gelmeye başlamışlardır. Bu arada çok önemli bir kişilik olan Ahmed ibni Mahmud Hazin-, El-Hisari, (Hazini) 1533 yılında bugün halen Özbekistan sınırları içinde yer alan, Kaşkaderya eyaletinde bulunan Hisar yakınlarında doğmuş ve 1596 yılında altmış üç yaşında vefat etmiştir. Ancak ne yazı ki bu zatın vefat yeri ve türbesi belli değildir.

Bilindiği gibi; “Piri Türkistani” olarak anılan ve ün yapan, Hoca Ahmet Yesevi hz.lerinin düşünceleri ve sistemi, kendisinden sonra yetişen ehli irfan sahipleri ve Yeseviyye geleneklerini devam ettiren, bir çok marifet erbabı ve kemalat sahibi olan, kamil insanlarla beraber, Yazar ve Şairler vasıtasıyla, devam ettirilmiş ve yayılmıştır. Hazini de bu yol takipçilerinden biridir. Hazini, hem yol itibariyle, hemde soy itibariyle, özden gelen bir cevherdir.

Hazini soy olarak; anne tarafından Arslan Baba’nın oğlu Mansur Ata’ya, Baba tarafından da Kureyş kabilesine , soyuna mensuptur.
Yesevilik yolunu anlatırken; İstanbul’daki o dönemin Devlet adamlarıyla, iyi münasebetler kuran Hazini, Sultan Selim’in ilgisine mazhar olur. Ancak Hazini, asıl dostluk ve yakınlığını Sultan III. Murad Handan görür.

Sultan’ın mevcut tasavvuf anlayışına paralel olması bakımından, bu vasıtayla onun tasavvufi görüşleri, bir hayli gelişerek, en üst noktalara gelir.

Padişah’ ın arzusuna göre ve onun teşvikiyle, Yeseviliğin Adab ve erkanı, incelikleri, tarikat- marifet-hakikatine dair tasavvufi cephesine, iyice aşina olmak isteyen Sultan III. Murad Han, Hazini ye bu alanda yardım etmek ve onu bir bakıma teşvik amacıyla, tasavvuf ve edep-erkan konularını ihtiva eden, bir eser yazmasını bizzat teklif etmiştir.

İşte bu mana çerçevesinde; “Cevahirül Ebrar min Emvacil-Bihar” (İyi VE TEMİZ OLANLARIN deniz dalgalarındaki cevherleri) isimli eserini kaleme alan Hazini, bu eserini bitirdikten sonra, Sultan’a ithaf ettiğini, bu kitabında dile getirmiştir.

İşte “CEVAHİRUL EBRAR MİN EMVACİL BİHAR” adındaki kitap, Sultan’ın önerisiyle kaleme alınmış önemli bir kaynaktır..

Kitap; 1593 yılında kaleme alınmış olup,özellikle halkın manen eğitimini hedef alan ve bu doğrultuda menkibevi ve bir bakıma tarihi; Mürşidlerin-Pirlerin- Şeyhlerin hayat hikayelerini, görüş tarzlarını ve tasavvufi anlamdaki geleneklerini, bilhassa Yeseviyye geleniğini aktarırken, mesela; Sema,Cem olma, Fakr ve fena ,zikir ve halvet konularını inceden inceye irdelemekte ve bu konuları, bütün incelikleriyle anlatmaktadır.


büyük bir incelik arzeden sır abdestini şu şekilde nakletmektedir.

Sır kelimesi tasavvufta gönül anlamında da kullanılır.

“Cevahirul-ebrar”daki Ahmed-i Yesevi hz.nin sır tahareti, yani gönül temizliği hakkındaki sözleri, son derece dikkate değerdir:

“Ey sır, abdest kıl!
kaçan sır riya vu hevay-i nefsi yusa (yıkasa),
ihlas ve akide (samimiyet ve inanç)nuru zuhura gelir
ve zulumattan(cehalet karanlığından) şübhe ve inkardan kurtulur
ve cümlegi ikrar u itiraf olur.

Ucub ve enaniyeti yusa(bencilliğini temizlese)
minnet nuru, iklimi sırrı münir eder (sır iklimini aydınlatır)

Cahı dünya muhabbetini yusa
intibah-i ukba nuru alemi sırrı aydın eder
(dünyadaki itibar ve sevgiden arınsa ahiret için uyanık olur ve o nur bütün bir alemi aydınlatır )
ve fütüvvet ve mürüvvet ziyaları nurani kılar”
(Dostlara hoşgörü ve safa ile muamele, Yiğitlik. Cömertlik. Lütuf ve ihsankarlık, kerem ve cömertlik,soy temizliği -İnsaniyet. İnsanlığa uygun olan şeyi yapmak. Güzel ve iyi şeyleri alıp, kötü şeyleri ve halleri terk etmek suretiyle bir manevi parıltı ve ışık meydana gelir)
(7. b varak)


Buradan anlaşılıyor ki, Ahmed-i Yesevi hz.leri insana şu anlamlı mesajı veriyor;

sır abdestinin özde manası, salikin,
Yani yola girmiş veya yol ehli olmuş kişinin,
Batıni içselliği yani derin manalarla anlam kazanmazsa abdest olmaz.

Yani özünden kalbinden içinden riyayı, yani gösteriş veya fiyakayı, nefsin azgın isteklerini, bencilliğini, para mal hırsını, makam ve dünya sevgisini, şöhrete düşkünlüğü bırakmadıkça ve gönlünü yıkamadıkça, sır abdesti olmaz.
Bu olursa bütün ibadetler yerine getirilir ve asıl amaç gerçekleşir.
Ve bu gönülde sır abdestinden sonra, İlahi rahmet tecelli eder.
Gönülde inşa edilen bu manevi sır sarayını, Allah bizzat seyrederek, kontrol ederek, bu kullarını manada gözü açık kılar.
Kalbi temiz olunca vücudu da temizlenmiş olur.


HÜSAMETTİN AYDIN

SU HERŞEYİMİZDİR

SU HAYATIMIZDIR

Su cansızdır olabilir ama
can susuz olamaz.
Canlı olan her şeyin kaderi su üzerine yazılmıştır.
Nerede can varsa orada bir su arayışı vardır.
Madde sanki suyun dudağından emer gibidir hayatı.
Hayat ateşi, önce suyun duru ayinesine düşer,
öylece görünür olur.
Onun içindir ki, bir canlıya baktığımızda
yarıdan fazla suyu görürüz aslında.
Her canlı bedeni su üzerine yazılmış yazı gibidir.
Öyle ki yüreğimizin yüreğinde her an bir su Şelalesi’nin ritmik akışını duyarız,
beynimizin çeperlerinde suya yazan bir kalemin vuruşlarını ağırlarız.
Şah damarımızdadır su.
Şah damarımızdır su.
Su kanımızdır.
Su, yüreğimizde ‘can suyu’muzdur.
Su hayatımızdır.
“Ab-ı hayatımız”dır.
Su, Muhyi’den ihya dokunuşu,
Hayy’den diriliş nefhasıdır.



SU YAKINIMIZDIR


Tohumlar bir damla suyun dokunuşu ile uyanır.
İnsan gün ışığına suyun dokunuşu ile uzanır.
Su bizi bize yakınlaştırır, eşyayı birbirine yakın eyler.
Su var oluşumuzun ele avuca gelmez ilmeği gibidir.
Suyun aktığı yerde, suyun coştuğu yerde,
suyun uğradığı yere yakın durur hayat;
suya tutunur ve yeşeriverir, canlanır ve neşelenir.
Suyun yokluğu eşyayı birbirine uzak eyler,
canlıları tarif edilmez bir ayrılığa düşürür,
bitimsiz bir boşluğa iter.
Su yakınlıktır.
Tüm dağılmışlıklar suyun billur dokunuşunda kristalleşir,
tüm uzaklıklar suyun serin yüzünde son bulur.
Su varlığın tanıdık sahili,
buluşmaların şeffaf gülü,
birleşmelerin tanıdık köprüsüdür.
Su sahilimiz, gülümüz, köprümüzdür.
Yakınlığı “aramızdan su sızmıyor” diye tarife kalkanlar, aramızda su olmasaydı bütün yakınlıkların,
birleşmelerin ve buluşmaların eriyeceğini hatırlamalı..
Su, Mahbub’dan yakınlık müjdesi,
Vedud’dan dostluk habercidir .

SU RENGİMİZDİR

Renksizdir su ancak
tüm renklerin boyalarını ödünç aldığı da sudur.
Suyun olmadığı bir dünyada rengin
elbette sözü edilemez.
Gülün alı, yaprağın yeşili, göğün mavisi..
hepsi suyun yüzünde gerçekleşir.
Suların çekildiği yerde renkler ölür.
Su varoluşun rengi ve ahengidir.
Tüm renkler su üzerine yazılmış gibidir.
Reng ahengimizdir su...
Su, Mülevvin’den gözümüze gökkuşağı,
Musavvir’den gönlümüze ahenk boyasıdır.


SU SURETİMİZDİR

Su biçimsizdir ancak
biçimlerin biçimlendiği kalıptır.
Suyun olmadığı yerde bozulma,
çürüme, pörsüme, erime başlar.
Su hiç biçime girmese de,
Eşya’nın biçimlenmesinde ve suretlerin
güzelleşmesinde vazgeçilmezdir.
Su, girdiği her kabın biçimini alırken,
kalıbımızı giyinmeye hazırlanır,
kalbimizi okşamaya koşar.
Yüzümüzün güzelliği suyun gezinişiyledir,
gözümüzün nuru suyun yoklayışıyladır,
kalbimizin kalbi suyun akışıyladır,
kalıbımızın kalıbı suyun suretiyledir.
Su, Cemil’den güzellik dokunuşu,
Latif’ten estetik okşayışıdır.



SU LEZZETİMİZDİR

Tadı tuzu yoktur, ancak
hayatın tadı tuzu suyla gelir.
Tuz suda kıvama erişir, şeker suda tadını bulur.
Hayatın tüm lezzetleri suyla gerçekleşir,
suyla hissedilir hale gelir.
Hiç bir lezzet suya uğramadan gelmez damağımıza.. Dudağımıza kurulmuş sofra,
dilimize sunulmuş çeşni gibidir su.
Her nimet bu sofraya uğrar,
her lezzet bu çeşniye katılır.
Eşsiz baharatımız, vazgeçilmez katığımızdır su.
Su, Rezzak’tan dilimize çeşni lütfu,
Rahman’dan cismimize tat sunağıdır.


SU ŞİİRİMİZDİR

Su sadedir, ancak
karmaşanın buluştuğu yerdir.
Su çoktur, ancak eşsizdir.
Kolay elde edilebilir gibidir ancak tek bir
damlası bile taklit edilmez bir cevherdir.
Bir şiir gibi, sade ama bi’tanedir,
“sehl-i mümteni” söyleyişi gibi basitlik içinde
kainatın en karmaşık ilişkilerini anlatır gibidir.
Sadelik ve güzellik suda buluşmuşlar ve orada
öylece beraber kalmış gibidirler.
Şiir söze su verip onu çelikleştirmek ise,
su da sözün kılıç gibi keskin ve elle tutulur halidir.
Su şiiri anlatmaya yeter belki,
ama henüz hiçbir şiir suyu anlatabilmiş değildir.
Oysa, su kâinattaki her olayın kafiyesi,
varlığın gözümüz önünde akıp duran şiirinin
doyumsuz nakaratıdır.
Su kainatın konuşmasının ahengi,
Var oluşumuzun şiirli üslubudur.
Su Mütekellim-i Ezelî’den dudağımıza
dökülmüş cismanî bir şiir,
Rahman-ı Rahim’den yüreğimize indirilmiş
müşfik bir sözdür.



SU HERŞEYİMİZDİR


Su hiçbir şeye benzemez ama
her şeye de benzer.
Herkese yakındır, herkesledir.
Her şeyin yanındadır ve her şeyin özüne girer,
Her şeyin yüreğine sokulur,
her şeyin cisminde bekler..
Bununla birlikte her şeyden ayrı kalır, ayrık durur.
Hiçbir şey suyu bulandırmaz; hiçbir şeyin kiri
O’nun duruluğuna dokunmaz.
Yine su olarak kalır, bozunmaz, dağılmaz,
özünü bulandırmaz.
Her şeyin yanında durur,
ancak her şeyden duru kalır su.
İnsan yüreğini her an yokladığı gibi,
gökleri dolaşıp el değmedik coğrafyalara uğrar.
İşte böylesine her şeydir su.
Herkesle ortaklık kurmaya hazırdır
ancak bir tanedir.
Her birimizin yanında ancak her birimiz için özeldir.
Su, Ehad’den boynumuza dolanmış eşsiz incidir,
Samed’den gözümüze takılmış
paha biçilmez pırlantadır.



YA DÖKÜLÜ VERİRSE

abdestsizken
abdestsizliğin sıkıntısını yaşadınızmı hiç?!...

abdesti alırken
abdestim oluyormu kaygısını yaşadınızmı hiç?!...

abdesti aldıktan sonra ...
abdestim dökülür korkusunu yaşadınızmı hiç?!...

abdestliyken
abdesti alabilmenin
abdestli olabilmenin
abdestli kalabilmenin
abdestin hazzını yaşadınızmı hiç?!...
Etkin.Z

25 Eylül 2010 Cumartesi

SUYUN HALLERİ - Zeki Bulduk

Suya bir haller olmuş!

“Hallarımı böyle yaz, şikayet sanırlar…”

Su, halinden şikayet etmez; her cins mahluka çekinmeden varır. Hani derler ya: Seni toprak almaz, diye. İşte, toprağın almadığını bile, kabul etmediğini de su içerisine alacak kadar geniş ve de engindir.


Sıvı Hali: Su öncelikle sıvı olarak gözümüze, yüzümüze, elimize, tenimizin her zerresine, eşyalarımızın çatlak yerlerine varıncaya kadar çarpar. Temiz olanın saflığıyla temizler ve arı duru kılar tüm çehreleri.


Katı Hali: Sular dünyayı terk ediyor, dediler. Suyun kalbi katı değil ki terk etsin bizi, dedim.Katılaşan bir şeyler var demek ki? Oysa, suyun katı halinin buz olduğunu öğretmişlerdi yüzyıllardır bizlere. hoş, buzların eridiğini de duyduk; penguenler de üşürmüş meğerse!


Bir de Doğu’nun en doğusunda bir küçük gölde gördüm suyun katı halini, üzerinde çocuklar aylarca futbol oynuyorlardı…


Gaz Hali: Kaç şehre gittimse suyun buhar olup uçtuğunu, rahmet olup yağdığını gördüm.Su ağlamak için kendini eriten tek mahluktu sanırım. Gönen kaplıcalarında buhar olan su, Gönen ovasına bereket olarak yağıyor. İnanmıyorsanız, Gönen çok uzakta değil, Ömer Sdeyfettin kadar yakın, mutfaktaki musluğunuz kadar uzağınızda.


Gözyaşı Hali: Muhammed İkbal. Anadoluda gözyaşından çok kan akan yıllar…uzakların uzağında, mü’min yüreklerse tuzakların tuzağında.Bir şair elini kalbinin üzerine koydu ve geceler boyu ağladı.Ağladığı gülabdanın mantarını da bir damla kanıyla mühürleyip, selam etti suyunu İslam vatanına dökenlere: Gönderecek en kıymetli nesnem budur!Siz savaşırken muzaffer olasınız diye dua ederken akıtığım gözyaşımdan kıymetli nesnem yok!...Diyebildi Doğu’nun sesi.


Kan Hali: Habil...Kardeşim, yapma! derken bile kanının döküldüğüne değil de kardeşinin katil olmak üzere olduğuna üzülüyordu. Kurban kanı ki helaldir; Bağdat´ın, Çanakkale´nin, Peygamber torunlarının kanını dökmek haramdır. Suyun kan haline, suyun kanayan halidir de demek mümkün elbette. Suyun en sık kanadığı yer Mekke´ye, Kudüs´e, İstanbul´a en yakın olan, kalbimizin attığı yerlerdir.


Ter Hali: Bunu en çok babalar bilir, desem yeridir.Emeklerinden süzdükleri ekmeğe karışan terleridir ki evlatların içine işleyen bir geleneğin tohumları saklıdır her damlalarında.


Çay Hali: Suyun en Türk halidir de desem yeridir.Çay bardağıyla uyuyup, çaydanlıkla uyanan bir millet, suyu bir keyf, bir ferahlık, bir hasretin vuslata dönüşü olarak ancak bu kadar güzel demleyebilirlerdi.Bir de sılada içilen çay var ki, doğduğumuz topraklara karışan pınar sularının özünü, anamızın sütünün kokusunu taşırlar.


Kahve Hali: emen, acı kahve, kahvehane…ve tabi ki muhabbeti yıllarca sürdürmek için suya kahve katılır.Su adeta telve telve mührünü basar yüreklere, unutulmasın kelamların en güzelleri diye.Suya mührünü vuramasa da kahve, dost yüreklere suyun azizliğiyle işlerler hatır bilmenin ne zorlu bir zenaat olduğunu.Tıpkı kahve her elde aynı tadı vermediği gibi, suyunu bulduğunda içindeki sırrı akıttığı gibi, bizlerde dost yüreği bulduğumuzda açarız sırrımızı.


Zemzem Hali: Ebemin sandığındaki zemzem. Sanırım 1960 senesinde üç ay gidiş üç ay geliş, iki ay da konaklama sonunda gelmişti Ninem Kadının sandığına bir gazyağ şişesi içerisinde, kokusu içime bir sermestlik veren Zemzem.Suyun en masum olduğu anda doğmuş Zemzem.Çocuğun en susuz zamanında yetişmiş rahmet; ıpkı Meryem Anamızın sırtını yasladığı kuru hurma dalının dibinden parlayıp çıkan su gibi.Ve hürmetin, azizliğin en üst noktasında durupta içilen zemzem, Çanakkale harbinde, Bedir Muharebesinde gazilerin dudaklarına dokunan suyun mesutluğunu taşır daima.


Tuzlu hali: Tuzlu sular nedense pek muteber bilinmez. Oysa çorak topraklara sebep tuzlu sular ki hala Anadolunun bir çok yerinde çatılara serpilen çorak topraklara sebeptir ki, yine hayırlı iş yapmıştır su. İnsanların ve hayvanların barınaklarını bir yorgan gibi örtmelerine yardımcı olur bu toprak.


Deniz suyu tuzlu da zarar mı gördü cümle mahlûkat. Kokmasın diye dünya, Allah tarafından 2/3 ‘si tuzlanmıştır. O dahi yetmemiş, derya kuzularının canlanmalarına vesile olmuştur tuzlu su.


Şekerli Hali: üm meyve aromalarını ıslatan , tüm limonataları, gazozları ve de meyve sularını mündemiç eden su ki çocuklara ağız dolusu gülücükler verirken, ben en çok şerbet adlı bir içeceğin suyla eylediği halvete hayran kaldım. Ağzı yok dili var bir şekerpare gibi dile dokunan, dokunmasıyla alemi bir pamuk şekerine çeviren o mai ki insanoğlunun diline de dünyasına da tad getirip, hele de az biraz soğuksa, çok şükür dedirten bir ulaktır.


Zehirli Hali; Meşhurdur; savaşlarda düşman güzergahındaki sulara zehir katılır. Terör zamanlarında şebeke suları bir zanlıya dönüşüp toprağın altına gömülür, utancından yüzünü saklar, hatta o kadar klonlar ki kendini, yüzü bembeyaz olur utancından…


Lakin mesele başka! Ağuyu altın tas içre sunarlar / Bal da onun suç ortağı… diye meşhur bir darb- mesel vardır. Hz. Hasan… Ali Efendimizin ciğerparesi, Fatıma Anamızın yüreğinin yarısı, Kainatın Efendisi, huyu yılanı zehrinden caydıracak kadar selim olan Güzeller Güzeli’nin gözünün nûru, kardeşinin hem yoldaşı, hem kaderdaşı, hem de refik’i olan Hz. Hasan!İşte su, Hz. Hasan içine cam zehri katıldığında farkına varmayan suyun gafleti sonunda şehit olur. Ve suyun bu gafleti sonunda Hz.Hasan kardeşini, Hz,. Hüseyni, suyla sınanan, suyun ona varmak için deli divane olduğu dünyanın en güzel torununu çağırtır: Kardeşim, beni zehirlediler! Der. Sanırım bu sözü duyan su utancından Arap yarımadasını terk etmiş, tüm vahalar çöle kesmiş, toprağın altını içilmeyen, nebatatı ve hayvanatı sulamayan bir mai kaplamıştır ki ademler o mavi sıvı için kırmızı kanlarını akıtır olmuşlardır.


Öfke Hali: Musa as. Kızıldenizi geçip gittikten sonra, Firavun ve askerlerinin hali ki, tam da öfkeye, gazaba gelmiş suyun hışmında boğulmaları olarak nitelenebilir.O sudan ancak Allah’a ihanet etmeyenlerin kazasız , belasız geçebileceklerini anlayamamıştı Firavun ve Firavun imanında olanlar.Yüreğinin suyu kurumuştu belki de Mısır’ın hükümdarının.


Öfke bir de Dünya’yı istila etti, cümle alem Nuh’a inanmadığında. Ve hatta Nuh’a gemi resimleri yapan çocuklardan başka inananın olmadığı bir zamanda, su, öfke elbisesini geçirdiğinde üzerine dünyanın yüzeyinde ıslanacak yer kalmamıştı. Derler ki o gün ördeklerin günahı alındı ve ‘ dünyayı su bassa, ördek, bana ne! Der,’ dediler. Oysa ördekler de diğer canlılar kadar suya yakın, diğer canlılar kadar suya uzaktılar.


Damlada deniz hali; Hz. İbrahim’in ateşine bir damla su götüren karınca. Yükü ağırdı karıncanın. Derdi büyüktü o minicik zenci yaratığın. Zira dünyaya sükun ve huzuru getirmek isteyen insanı ateşe atmışlardı…O gün dünyanın tüm nehirleri rotalarını Babil şehrine çevirip beklerlerken Mikail’in bir işmar’ını; karınca, kararınca bir damla suyla anlaşıp düşer yollara…


Pırlanta Hali: Hz Ebu Bekr’in gözyaşının pırlanta olması. Rivayet ya; Malını mülkünü feda etmekte Hz. Ebu Bekr’i geçemez hiçbir sahabe. Öyle ki evinde hiçbir şey kalmadığı vakit, kızı ağlar; fakir kalmalarına. Mekke’nin en zengini Mekke’nin en fakiri olur…Lakin Rahmet-i Rahman gecikmez.Kızının üzündüşü karşısında kederlenip ağlar Hz. Ebu Bekr…Gözünden düşen yaşlar pırlanta olur! Al kızım, bunu bozdurup, ihtiyacınızı görün! Der, Peygamberin hesapsız yoldaşı.


Düşmana Benzeme Hali: Ve bir komutan gelipte denizi düşmana benzettiğinde denizin içi kan ağlasa da sevindi! Suyun iki yanında da ferah abdestler alınacak, varsın beni düşmana benzetsinler, dedi.Tarık bin Ziyad denizin gönlünü de dünyanın en güzel ülkesini de alıp gusl ettirdi Katalanların dağlarına.


Kevser Hali: Bilmek ve hissetmek isterim! Nasip kelimesi ve bir tatlı sure gelir dokunur dudaklara suyun Kevser halinde…Ne denilebilir ki..içinden ırmaklar akan dört bir yanından pınarlar peydah olan kelamı kadîm’e? Vesairelere dokunmayan ayaklar Kevser adlı suyun başında kasvetin dağlarca uzağında serinleyecekler belki de…


Dicle Hali: Mansur’un dara gerilişindeki halidir ki anlatmak için de ağlamak için de yürek gerek. Zira, Mansur’u dâra gerilmiş gören Dicle ki dayanamamış kanı helaldir, diye fetva çıkan ermişin kan kokusu Bağdat şehrini terk edene kadar yatağından taşmıştır.


Müjdeli hali: Musa’nın Nil nehrinden gelmesi sırasında acaba Nil’deki dalgalar yedi sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun elleri gibi salladılar mı Musa bebeği? Acaba Nil farkında mıydı o an bir kundak, bir anne, bir koyuyucu, bir yol olduğunun? Nil suyu sanırım farkındaydı Yahudilerce 10 kez ihanete uğrayacak, Firavun tarafından defalarca ideaya tutuşacak olan arz-ı mevdudun rehberini taşıdığının ve yıkacağı sarayın açıklarına taşırken prensi.


Ağlayan Hali: Ağlayan Kayalar, Salih peygamber ve bir de kurak topraklara yağmur taneleri düşerken ortalığı kaplatan o toprak kokusunda saklıdır suyun gözyaşları.


Hapis Hali: Van denizi! Barajlar, önüne set çekilen ırmaklar, Hazar Denizi… Ama en güzel su hapsi, Babil’in Asma Bahçelerinde, binlerce yıl önce evlerin ve binaların tepelerine kurulan asma bahçelerine günümüze göre ilkel, o devre göre çok ileri bir teknolojiyle pompalanan ve kanallarda muhafaza edilen suyla; İshak Paşa sarayının üçyüz yıl önceki ısınma biçiminde kullanılan sarayiçi kanallarıdır ki hala şaşırtıcı bir zihinle su odaların içindeki kanallarda akmakta ve bir akıp gidene ancak bakmaktan öte geçmemekteyiz.


Çocukluk Hali: Suyun bebeklik hali, yağmur damlasıysa, çocukluk hali de sanırım serin bir pınardır.


Gençlik Hali: Çok şükür o devirleri geride bıraktık, lakin Hesap Günü, gençliğini nerede kullandın diye sorulacak olan soru, bendenizi kara kara düşündürürken, kimi beldelerde sular seller olup akarken, gençlik hallerini sel şeklinde vermeye devam etmektedirler.


Olgunluk Hali: Denizler veya ırmaklar olduğunu düşünüyorsanız yanılırsınız! Sulama kanalları ve çeşmelerdir suyun olgunluk yaşı. Verirken hesap etmemenin en güzel biçimi çeşmedir. Tabi gölleri de olgunluk yaşlarıyla yaşlılık yaşları arasına alabilirsiniz.


Yaşlılık hali: Yağmurlar ve kuyular. Her ne kadar Yusuf kuyuya küçükken düşse de, kuyu yaşlı olduğu için bir çocuk peygamberi saklayabilecek kadar metanetlidir. Kör taklidi yapar. Kurnazdır. Suyu varken bile yokmuş gibi yapar.


Su Yusuf’tur! Su kuyudan gelendir.


İçerisinde inciyi saklayan midye gibidir kuyu. İçinde Yusuf vardır. İçinde rüyamız vardır. İçinde hayatın temelindeki su vardır.


Yağmurlar… Rahmet, bereket, sevgili, meleklerin dudaklarındaki ıslaklık, bebeklerin kokusuyla gelen bilgelik. Toprağı gebe bırakan hayatın diriliği. Yağmurlar için ne söylense azdır!


Su ölür mü? Hayır! Bir devir daim içerisindedir, insana benzer. Bir farkla ayrılırlar birbirlerinden: İnsan ölür, su ise kıyamete kadar yaşayacaktır. Halden hale girer her ikisi de. Belki de buna sebep insanoğlunun vücudunun yarısından fazlasının su olmasının da buna etkisi vardır.


Süt Hali: Anne!


Hallarını dilim döndüğünce yazdım. Lakin senden bana gelen bir damlanın dahi hakkını verecek kadar ter dökmedim ey aziz olan. Lakin, sen rahmetin kardeşi olan ab, ma, su! Allah senden razı olsun.

Zeki BULDUK