"..... ALLAH size güçlük çıkartmak istemez, Ancak O sizi Tertemiz / Ak pak/Arı duru kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister, Umulurki şükredersiniz "

5 Ekim 2007 Cuma

su (nihan tabak)




…sarnıçtaki su…
sudaki ebru…


Yaklaş…




Kır, gölgeni sakladıkları lanetli sarnıcın kilidini.


Sarıldığında bedenin gölgene


izin ver, kabarsın ruhunun kiri


lanetli sarnıcın nemiyle.


Bırak, aksın bakışlarındaki o yoğun o gri titreyiş


Arınsın gözlerin,


Efsunundan faninin…


Ve şimdi… Gel, yıllanmış bir sırrın gizli tanığı…


Sız gözlerimden genzime,


Em ruhumu, yerleş sineme…


Dağıt içimdeki ağır is kokulu katranı.


Bedeli mutlak sessizlik de olsa,


Çöz yüreğime düğümlenen çığlıkları.



Bak, sıyrılıyor çektiğin esrarın zehri


rahminde dölleyerek ölüm tohumunu


Sıyrılıyor duman duman dolaştığı damarlarından


Damarlarım damarların oluyor o vakit…


Sudaki ebrunun izinde


karışıyor benliğin benliğime


ve ‘aşk’ buna deniyor…



Nihan TABAK

su kasidesi (fuzuli)


KASÎDE DER NA'T-I HAZRET-İ NEBEVÎ


Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çare su

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su


Zevk-i tiğından aceb yok olsa gönlüm çâk çâk

Kim mürûr ilen bırakır rahneler dîvâre su

Suya versin bağ-ban gülzar-ı zahmet çekmesin

Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin-gülzâre su


Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına

Hâme tek bakmaktan inse sözlerine kare su

Ârızın yâdiyle nem-nâk olsa müjgânım n'ola

Zayi olmaz gül temennâsiyle vermek hâre su


Gam günü etme dîl-i bîmardan tiğin diriğ

Hayrdır vermek karanû gecede bîmâre su

İste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et

Susuzum bu sahrede benim'çün âre su


Ben lebim müştâkıyım zühhâd kevser tâlibi

Nitekim meste mey içmek hoş gelir huş-yâre su

Ravza-ı kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr

Âşık olmuş gâlibâol serv-i hoş reftâre su


Su yolun ol kûydan toprağ olup tutsam gerek

Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vare su

Dest-bûsı arzûsiyle ger ölsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anınle yâre su


İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile

Gül budağının mîzacına gire kurtâre su

Tînet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme

İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr'e su


Seyyid-i nev'i beşer deryâ-yi dürr-i istifâ

Kim sepiptir mu'cizâtı âteş-i eşrâre su

Kılmak için taze gül-zâr-i nübüvvet revnakın

Mu'cizinden eylemiş izhar seng-i hâre su


Mu'ciz-i bir bahr-i bî-pâyan imiş âlemde kim

Yetmiş andan bin bin âteş-hâne-i küffâre su

Hayret ilen parmağın dişler kim etse istima

Parmağında verdiği şiddet günü Ensâr'e su


Eylemiş her katrede bin bahr-i rahmet mevc-hîz

El sunup urgaç vuzu-ı için gül ruhsâre su

Hâk-i pâayine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su


Zerre zerre hâk-i der-gâhına ister salar nûr

Dönmez ol der-gâhdan ger olsa pâre su

Zikr-i na'tın virdini derman bilir ehl-i hatâ

Eyle kim def-i humar için içer mey-hâre su


Yâ Habîbâ'llah yâ Hayr'el-beşer müştâkınım

Eyle kimleb-teşneler yanıb diler hem vâre su

Sensin ol bahr-i kerâmet kim Şeb-iMi'rac'da

Şeb-nem-i feyzin yetirmiş sâbit ü seyyâre su


Çeşm-i hûr-şidden her dem zülâl-i feyz iner

Hâcet olsa merkâdin tecdîd eden mi'mâre su

Bîm-i dûzah nâr-i gam salmış dîl-i sûzânıma

Var ümîdim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su


Yümn-i na'tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri

Ebr-i nîsandan dönen tek lü'lü-i şeh-vâre su

Hâb-ı gafletten olan bîdâr olanda rûz-ı haşr

Hâb-i hasretten dökende dîde-i bîdâre su


Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrûm olmayam

Çeşm-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su



Fuzuli

Su Kasidesi´nin günümüz Türkçe´sine uyarlanmış biçimi.

1- Ey göz, gönlümdeki ateşlere gözyaşlarından su serpme Çünkü, böylesine tutuşan ateşlere su fayda etmez.

2- Bilmiyorum, dönen gökkubbe mi su rengindedir, Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamış?

3- Kılıç gibi bakışlarının etkisiyle gönlüm parça parça olsa şaşma, Çünkü; su duvardan aka aka yarıklar oluştururur.

4- Yaralı gönül, senin ok atışlarına benzeyen kirpiklerinin sözünü korkarak söyler, Yarası olanlar da suyu yavaş yavaş ve ihtiyatla içer.

5- Bahçıvan boşuna yorulmasın ve gül bahçesini sele versin, Çünkü bin gül bahçesini sulasa senin yüzün gibi bir gülün açılmasına olanak yoktur.

6- Gül isteyerek dikenine su vermek boşuna değildir, Senin yanağını anarak kirpiklerim ıslansa ne olur?

7- Gam gününde hastaya gönülden kılıç gibi keskin bakışlarını esirgeme; Çünkü karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.

8- Gönül, sevgilinin oka benzeyen kirpiklerini arzula ve ondan ayrı olduğum zaman hasretimi dindir. Susuzum, bu aşk sahrasında bir kez de benim için su ara.

9- Ben şiddetle dudağını arzuluyorum, sofularsa Kevser istiyorlar, Tabii, sarhoşa şarap, ayıklara da su içmek hoş gelir.

10- Su, durmadan sevgilinin cennet bahçesine dönmüş yurduna doğru akıp gidiyor, Galiba o da, o selvi boylu güzele aşık olmuş.

11- Toprak olup sevgilininin yurduna giden suyun önünü kesmeliyim, Çünkü su benim rakibim olmuştur, onu oraya gitmesini önlemeliyim.

12- Dostlarım, onun elini öpmek arzusuyla ölürsem, Toprağımdan bir testi yapın ve sevgiliye onunla su verin.

13- Selvi, kumrunun yalvarmasına inatla karşı çıkıyor, Su, selvinin çevresinde dolanıp yalvarsın da onu bu inatçılıktan vazgeçirsin.

14-Gülün budağı güle renk vermek için hile ile bülbülün kanını içmek istiyor, Su gülün gövdesine yürüyüp yalvarsın da, zavallı bülbülü kurtarsın.

15- Su olmazı oldurmuş, Hazreti peygamberin yoluna girerek, tertemiz doğasını insanlık alemine göstermiştir.

16- İnsanların ulusu Muhammed, seçkinlik incisinin denizidir ki; Onun mucizeleri kötülerin ateşine su serpip söndürmektedir.

17- Kızgın bir günde Muhammed´in yanındakilere parmağından su verdiğini, Kim işitse hayret eder ve şaşırır.

18- Muhammed´e gönül veren, onun dostu olan yılan zehri içse hayat suyu olur, Onun düşmanları ise tatlı su içse yılan zehiri olur.

19- Ömürler süren yıllardır ki, su başını taştan taşa vurarak bir avare gibi gezer, Bütün amacı peygamberin mezarına ulaşabilmektir.

20- Cehennem korkusu yanık gönlüme gam ateşi salmıştır, Fakat, peygamberin ihsanının bulutunun su serperek o ateşi söndüreceğini umuyorum.

21-Fuzuli´nin sözleri, seni övmenin bereketiyle nisan yağmurundan düşüp büyük incilere dönen o yağmur damlaları gibi inci olmuştur.

22- Umduğum şudur; kıyamet gününde yüzünü görmekten yoksun olmayayım, ve sana kavuşmakla hasretimin yangınını söndürmüşcesine su içmiş gibi olup serinleyeyim.

Kaside : Fuzuli´nin bu kasidesi bir nait´tir. Divan edebiyatında Peygamber hakkında yazılan kasidelere nait denir. Yazılan her beyit bir övgü içermektedir. Her ne kadar su üzerine söylense de, suyun yaptığı işlerin tek nedeni vardır, o da son dizelerde görüldüğü gibi suyun tek amacı peygamberin mezarına ulaşmaktır. Kasidelerin tanrıyı övgü için yazılanlarına tevhid ya da münacaat denir. Kasideler; tanrı, peygamber, dört halife ve zamanın büyüklerini övgü için yazılırlar. Su Kasidesi de peygambere övgüdür

4 Ekim 2007 Perşembe

ABDEST VERMEK DEYİMİ


ABDEST VERMEK


“Abdest vermek” ibaresi, kusurundan ötürü birini sert sözlerle azarlamak, tevbih veya tekdir etmek, iyice darılarak haşlamak manasına eski bir deyim. İyi de muhatabı üzmeyi göze alan böyle bir sertliğin abdestle ne alâkası var?
Abdest, maddi olmaktan ziyade hükmî bir temizlik. Abdest almayı icap ettiren halleri hatırlayın. Hatta namaz, tavaf, tilavet secdesi, Kur’an-ı Kerim’e dokunma gibi, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmayı, O’nunla mülâki olmayı ifade eden ibadet ve hallerde şart koşulmasından hareketle, abdest aynı zamanda manevi bir temizliktir, demek mümkün. Bu meyanda bir Hadis-i Şerif’te “zahmetine rağmen abdesti tam almak”, Allah Tealâ’nın “hatalarımızı silmesi”nin ve “derecelerimizi yükseltmesi”nin vesileleri arasında sayılmıştır.

Malum, “abdest” kelimesi Farsçadır; ayet ve hadislerde geçmez. Arapçada abdeste “vudû’” derler ki temizlik yanında “güzellik” manâsını da taşır. Kur’an-ı Kerim’de ise “taharet” kelimesi vardır. Taharet, maddi temizlik kadar, mesela Efendimiz s.a.v.’in mezar-ı şeriflerinin bulunduğu mekanı adlandırırken kullandığımız Ravza-i Mutahhera terkibinde görüldüğü üzere, “manevi temizlik” manâsına da gelir. Hülasa “abdest” sadece maddi bir temizlikten ibaret değildir. Aynı zamanda hükmî ve manevi bir arınma demektir. Bu sebepledir ki Rasulullah s.a.v. müminleri devamlı abdestli bulunmaya teşvik etmiştir.

Deyimler neler demiyor ki

Yazının başlığındaki “abdest vermek” ibaresi, kusurundan ötürü birini sert sözlerle azarlamak, tevbih veya tekdir etmek, iyice darılarak haşlamak manasına eski bir deyim. İyi de muhatabı üzmeyi göze alan böyle bir sertliğin abdestle ne alâkası var? Yukardaki girizgâhla “abdest vermek” tabiri arasında nasıl bir münasebet kuracağız? Hilm ve şefkatle muameleyi esas alan bir dinin müntesipleri hışım ihtiva eden bir tavrı, üstelik abdestle nasıl telif ediyor?

Bizler deyimlerin hangi hali yansıttığını bilmekle yetinir, neden böyle bir temsil yoluna gidildiğinin peşine düşmeyiz. Halbuki bugün unuttuğumuz birçok tabir medeniyet inşa eden eski bir anlayışa dair ipuçları taşır bakıp görebilenler için. Bu kalıplaşmış ifadeler, beşerî bir tavrı, bir durumu, bir muameleyi, benzer bir tablo ile müşahhaslaştırarak daha tesirli, daha kolay anlatmak maksadı yanında, arka planındaki kabullerle de önemli ve değerlidir.

Mesela insanların farklılığını anlatmak üzere kullanılan “Beş parmağın beşi bir değil” deyimi, farklılık yahut benzemezliklerin en yakın insanlar arasında bile olabileceğini, yaradılıştan geldiği için buna rıza gösterilmesini, hatta el bu beş parmakla iş görebildiğine göre farklılıkların verimlilik açısından gerekliliğini anlatır. Deyimin temelinde, fıtrî farklılıkları tabii görmekten öte avantaj kabul eden, dolayısıyla onları ortadan kaldırmayı düşünmeyen bir zihniyet vardır. Bunun gibi, “eli kulağında” deyimi, “bir şeyin vukuuna az kaldığını, çok kısa bir zaman sonra gerçekleşeceğini” anlatmakla kalmaz, bu deyimi kullanan milletin ezanı takipteki hassasiyetini ve gündelik hayatını namaz vakitlerine göre düzenlediğini de ihsas eder. “Eli kulağında” tabiri, müezzinlerin ezan okumaya başlamadan önce, seslerinin iç kulaktaki yankısını kontrol maksadıyla ellerini kulaklarına götürmekten mecazdır, bilindiği üzere.

Nush ile uslanmayınca

Eski deyimlerimizin bilinen manâlarına ilaveten yedeğindeki inceliklere dikkat çekmek üzere, “abdest vermek” veya “abdestini vermek” şeklinde kullanılan bu tabirin derinliklerindeki anlayışı birlikte tahlile çalışalım. Halk arasında “paylamak” şeklinde de söylendiğine göre, müstehak olanı hak ettiğiyle paylamak; abdest almayana, abdestsizlikte ısrar edene abdestini vermek adaletin icabıdır, meşrudur. Fakat abdest almak gibi bunun da maksadına, usûl ve erkânına, hangi şartlarda kime ve nasıl verileceği hususlarına riayet gerekir.

Ziya Paşa’nın meşhur “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdîr / Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötekdir” beytinden de anlaşıldığı gibi “tekdir”, münkerattan men için nush ile tazir, yani öğüt ile cezalandırma arasında bir terbiye metodudur. Ancak zaruret halinde ve netice alınabileceğine kanaat getirilirse müracaat edilir. Azarlayıp paylamanın “abdest” olarak nitelenmesi, tekdir edenin yahut abdest verenin, hata ve günah işleyen muhatabı arındırma maksadına işarettir. Zira abdest “hadesten taharet”tir. Dinen çirkin görülen bütün işler, münker sayılan bütün fiiller ve bid’atler de insanı kirleten birer “hades”tir. Kaldı ki emir bi’l-marûf ve nehiy an’il-münker, yani iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmak farz-ı kifayedir.

Şahit olduğumuz bir yanlışından dolayı din kardeşlerimizi ikaz etmemenin vebali vardır. Ebu Hureyre r.a.’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü kişiyi tanımadığı biri yakalar ve der ki: Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!” İşte bu sebeple tarihteki birçok İslâm devletinde ikaz ve hüsn-i tedbir için “hisbe” teşkilatları kurulmuş; kendilerine “muhtesip” denilen ve belli şartları taşıyan vazifeliler, insanları gerektiğinde tekdir yoluyla yanlışlarından men etmeye çalışmışlardır.

Abdest nasıl verilir?

Buraya kadar anlattıklarımızdan, en küçük bir kusurunda dahi karşımızdakini sert sözlerle rencide edebileceğimiz ruhsatı çıkarılmasın. Fıkıh kaynaklarında muhtesiplerin münkerattan men etmek üzere yapacağı işlemlerin mutlaka uyulması gereken bir sırası vardır. Evvela işlenen fiilin gayr-i meşru olduğunu lütuf ve mülayemetle anlatıp; bilmediğini farz ederek doğrusunu izah edecektir. Bundan sonra, yanlışlığını öğrendiği halde muhatabı o fiilde ısrar ediyorsa nasihatte bulunacaktır. Bu da fayda vermezse eğer, söz ile haşin davranmak ve ağır konuşmak gerekebilir ki, mevzu ettiğimiz deyim işin bu safhasını karşılar.

Sert konuşmak; sövüp saymak, yalan-yanlış ithamlarda bulunmak değildir elbette. Geleneğimizde tekdir metodu daha ziyade karşıdakini tenhada yüzüne karşı techil etmek, yani cehaletini ve ahmaklığını dile getirmek tarzındadır. Bunda yalan ve yanlış yoktur; çünkü günahta ısrar cehalete, ahmaklığa delalettir. Hz. İbrahim a.s.’ın kavmini tekdir için sarf ettiği, “Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” sözleri (Enbiya, 67) bu husustaki üslup ölçüsünü verir.

Buna rağmen tatlılıkla telkinde bulunmanın şayan-ı tercih olduğunu, illa tekdir gerekiyorsa sözü fazla uzatmamanın tavsiye edildiğini hatırlatalım. Hatta bu gibi ağır sözlerin fayda vermeyeceğine dair bir kanaatimiz varsa, hiç konuşmamanın, buğz ettiğimizi davranışlarımızla göstermenin daha doğru olacağı söylenmiştir.

Bu ölçüleri gözetmek kaydıyla masiyet sayılmayan münkerlerden men etmek için de tekdir meşrudur. Malum, münker masiyetten daha şümullüdür. Mesela çocukların veya delilerin bazı uygunsuz davranışları günah sayılmaz ama sakındırılması gereken birer münker olabilir. Öte yandan her hata da masiyet değildir.

Maksat arındırmak ise

Kişi önce nefsinin abdestini vermelidir. İnsanın nehyettiği şeyi yapmaması, hem münkeratı nehyetme salahiyetinin hem de o sakındırmadan netice alabilmenin şartlarındandır. Nefsin abdestine daha ziyade “tezkiye” tabir edilir ki, bu da “temizleme, temize çıkarma” demektir.

Saniyen, mesuliyeti altında bulunanlara, evlad ü ıyaline, talebesine, maiyetine, hal icap ettiriyorsa abdest verebilir. Tekdiri gerektiren halin, izah ve nasihata rağmen münkerden kaçınmamanın yol açtığı bir kirlilik olduğunu söylemiştik. Sert sözlerle kınamak, ayıplamak, hatta bazen ağır ifadelerle incitmek; muhatabı manevi kirlerinden arındırmak, onu Allah Tealâ’nın huzuruna çıkabilecek evsaf ve kıvama getirmek içindir.

Bu sebeple maksadı bakımından “nasihat” ile “tekdir” arasında fark yoktur. Zira “bir kimseye kalbini yumuşatacak, onu iyiliğe sevk edecek surette söz söyleme“ manasına kullandığımız “nasihat” yahut “nush” kelimeleri de kök itibariyle “temizleme, saflaştırma” demektir. Mesela “tevbe-i nasuh” terkibindeki “nasuh” aynı köktendir; tevbedeki halisâneliği, saflığı, samimiyeti ifade eder.

Netice itibariyle nasihat de tekdir de te’dib etmenin iki vasıtasıdır. Aslında “edeblendirme, terbiye, güzel ahlâk ve davranışlarla teçhiz” manâsına “te’dib”in zaman içinde “muaheze, sert bir üslupla haddini bildirme” manasını da kazanmış olması, terbiyede tekdire de müracaat edilebileceğine, hatta bazen bunun gerekliliğine işarettir.

Eskiler madem ki azarlayarak, muaheze ederek, paylayarak yapılan bu işe “abdest vermek” demiş ve böylece bunu bir arındırma ameliyesi olarak görmüştür; o halde muhatabın iyiliğini, ebedi saadetini esas almışlardır. Belki “abdest vermek” deyiminin en mühim inceliği buradadır. Tenakuz gibi görünse de abdest vermek kinin, düşmanlığın, gayzın değil, muhabbetin tezahürüdür. Nefsanî bir öfkeyle bağırıp çağırmakla, haklı sebeplere dayansak bile abdest vermiş olmayız.

Tekdir ettiğimiz insanı sevmiyorsak tathir de edemeyiz. Eskilerin faikiyeti burada. Bizim bu kadar sözle izaha çabaladığımız şeyi onlar iki kelimeyle, “abdest vermek” diyerek anlatıvermiş.



Ali YURTGEZEN

Semerkand Dergisi

3 Ekim 2007 Çarşamba

abdest = manevi kirlerden arınma (A. Taşgetiren)

Hadesten taharet

yani manevi kirlerden arınma...
Abdest, gusül bunu sağlıyor insana...
Bu bir kalbi arınma iradesi-isteği öncelikle...
Abdest, görünür bir kiri temizlemiyor üzerimizden...
Kalbi bir hazırlık yapıyor:
Oraya, Huzura kalbde bir kir varmı, ona bakılmadan gidilmez, demek bu
Kir, Rasulullah Efendimizin ifadeleri ile "kalpdeki günah kalıntısı" demek...
Demek, Huzura çıkmadan önce, en azından kalbdeki günah kalıntılarından arınma (tevbe) iradesi oluşacak...
"Rabbim, günde beş kere Huzuruna çıkıyorum ve yüreğim kapkara" diye diye kaç kere çıkabiliriz Rabbimizin Huzuruna? Abdest alırken sular, yüreğimize yüreğimize akmalı onun için...
Ve manevi kirlerden arınmış olmak anlamına "abdestli olmak" zaman içinde bir hayat tarzına dönüşmeli
İslamı aşkla yaşamak - Ahmet Taşgetiren

HER ABDEST BİR YEMİNDİR


HER ABDEST BİR YEMİNDİR,


UNUTMAYIN Kİ;

HER ABDEST BİR YEMİNDİR ASLINDA

BU ELLER BİR DAHA HARAMA GÜNAHA UZANMAYACAK!

BU AĞIZ HARAMA AÇILMAYACAK!

BU DİL BİR DAHA KÖTÜYÜ SÖYLEMEYECEK,İFTİRA ETMEYECEK, YALAN SÖYLEMEYECEK,DEDİKODU YAPMAYACAK!

BU BURUN DENİ ARZULARIN PEŞİNDE KOŞMAYACAK!

BU KOLLAR HARAMA SARILMAYACAK!

BU GÖZLER HARAMA BAKMAYACAK!

BU BEYİN KÖTÜYÜ PLANLAMAYACAK!

BU KULAKLAR HARAMI DUYMAYACAK!

BU AYAKLAR HARAMA ADIM ATMAYACAK!


SÖZ VERİYORUM ALLAHIM!


EVET İTİRAF EDİYORUM BUNLARI YAPTIM,AFFET!

TEMİZLE, ARIT BENİ, SEN TEMİZLEMEZSEN BEN TEMİZLENEMEM!

BANA YARDIM ET, BENİ TEMİZLE , BENİ ARIT!


HER ABDEST BU ANLAMA GELİR

YA DA GELMELİ


FARKINDAMIYIZ?


ABDESTMİ ALIYORUZ?

YOKSA EL YÜZMÜ YIKIYORUZ?


ABDEST RUHUMUZDA BEYNİMİZDE BÖYLE ALGILANIYORMU? YANKILANIYORMU?


EĞER ABDEST BÖYLE ALINMIŞSA


UZAKTA DEĞİL HEMEN EVİNİZİN ÖNÜNDE,

ÇOK YAKININIZDA,HATTA EVİNİZİN İÇİNDE

İSTEDİĞİNİZDE HEMEN BULABİLECEĞİNİZ

ARITICI, TEMİZLEYİCİ, DURULAYICI BİR NEHİR BULURSUNUZ

BÖYLE BİR NEHİRDE GÜNDE 5 KEZ YIKANANDA

KİRDEN, GÜNAHTAN ESER KALIRMI?



ETKİN.Z

DUASIZ ABDESTMİ OLUR?




Allah'ın Resulü şöyle buyurdu:

"Allah buyurdu ki:
'Ben, beni düşünen kulumun yanı başındayım.
Ve Beni zikrettiğinde onunla birlikteyim.
O Beni kendi nefsinde anarsa
Ben de onu yad ederim.
Beni bir topluluk içinde anarsa
Ben de onu topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım."

Her şeyi parlatmanin ve pası gidermenin bir çaresi vardır.
Kalbin parlatılmasının çaresi ise Allah'i zikirdir.
Zikir kadar Allah'in azabından uzaklaştıran bir amel yoktur.

"Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ı anarak huzur bulurlar."

Onu anmak duadır.
Dua zikirdir.
Dua yoldur.
izdir, işarettir, yolu aydınlatan nurdur.

Dua eden bilir ki, Biri var, her şeyi duyuyor, işitiyor ve görüyor.
Her derde derman veriyor.
Her ihtiyacı gideriyor.
İsmiyle her şeyi var ediyor, her an yaratişini yeniliyor.
Hayy adıyla can veriyor.
Mümit adıyla öldürüyor.
Kayyum adıyla her şeyi tutuyor.
O'nun acıması sonsuzdur.
Esirgeyişine son yoktur.
O'nun kudret eli her şeye yetişir.
Gücü her şeye yeter.
Yakaran kişi hisseder ki, bu dünyada yalnız değil; Kerim bir Yaratıcı'nın konuğu olarak bulunuyor yeryüzünde.
İkramı ve bağışı sonsuz bir Zat her an yanındadır.
Alemlerin Rabbi'ni hisseder, tanır ve bilir, böylece dünyanın yüklerinden kurtulur.
Sevinci ve mutluluğu bulur, şükreder,
"Elhamdülillahi Rabbil alemin" der.

Dua, kulluğun ruhu ve gerçek bir imanın sonucudur.
Dua eden, bu yakarışıyla gösteriyor ki, varlığa hükmeden Biri var,
varlığın ve yokluğun Rabbi var, her şeyin ve herkesin her şeyini aynı anda görür, bilir ve duyar.

Madem cansız varlıkların bile seslerini işitiyor, o halde benim duamı da işitir ve rahmetiyle davranır.

Ve Rabbimiz, "Duanız olmasa ne değeriniz var" buyurur.

beni ağlat beni temizle beni abdestle

ALLAH'im! Sen'den diliyor ve dileniyoruz:
Gözlerimize yaş ver ve bizi aglat! Merhamet etmen için.
Sen'den uzak kaliş hasretini duyamayışımıza aglat!
Gönlün şak şak oluşuna, ağyar ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sineler kebap olsun
Ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.
Beni de ağlat;
gece kadar karanlik ruhuma şefkat et de ağlat!
Ağlamalarıma dahi ağlamam lazım geldiği için ağlat!
Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat!
Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, Sen'den başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı diliyorum.
Heyhat ki "merhamet, merhamet" diyeceğim an, bir hail gibi günahlarim karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. ALLAH'im! Benim uzaklığım itibariyle değil, Sen'in yakınlığın hürmetine kâlbime rikkat ver
ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, ta "Bu delidir" desinler..
"Gidip boynumda zincir ile Ravza-i Pak'a, o denli ağlayam ben ki, görenler hep beni dîvâne sansin"
Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüs olur;
işte o, benim için ummanlara bedeldir.
Şehid kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesim kesilirken varlık sırrını bana duyur.
Şu kararsız gönlümü doyur.
Hicabımdan yüzümü saklamaya calışayım.
Habibi'ne görünmek istemeyeyim.
Pişdarim ve ali rehberimden kaçayım.
Sonra bir ali dîvan kurulsun.
Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karalarin uğramadığı o dîvâna çağrılayım "La tüahizna" kalkanıyla huzura varayım.
Kirlerime göz yumup "bu da bizdendi" desinler; dilenciye bir mülk bağıslasınlar.
Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler. Sevincimden orada yığılıp kalayim.
Gözyaşlarım içinde boğulayım
AMiN.

senin rahmetinle yıkanmak


Öyle çaresizim ki Rabbim,

çarelere ermiyor aklım...

Bir yüzüm solgunken, isyankar öbür yanım...

Öğütleri masal gibi dinliyorum...

Nasihatler ninni misali geliyor,

başımı sallıyorum.. sanki anlamış gibi...

Beni takipte ızdırap.. Peşimden gelir kabuslar...

Kimsem yokmuş şu dünyada senden başka!..

Merhametine uzatıyorum ellerimi...

Senin rahmetinle yıkamak istiyorum kirli tövbelerimi..

Dizginle çılgınlıklarımı...affet günahlarımı..

Ey affetmeyi seven Rabbim, sil göz yaşlarımı..

Sen teselli et beni, serinlik sun şu bağrıma...

Vardır bunda da bir hayır..

Hayırlı kederlerimi sen sevdir bana!..

Tıpkı geceye saçılan yıldızlar gibi,

ömrüme ışık olsun, sıkıntı anlarımda ettiğim dualar..

Hüzünlerde olgunlaştır beni..

Cahilim çok cahilim..

Sen yolum ol! Sen sonum ol!

Sen tut elimden, sana giden yollarda nurum ol!

Dağlar kadar günahlarıma,

bir avuç tövbe kırıntısı getirdim...

Sen derman ol şu volkanlarıma...

Sensiz bir yürek ne kadar boş!..

Affeyle Ya Rabbel alemin...

Amin....

abdestten namaza (f.gülen)



Samimi bir kul, abdeste başlarken,

dergâh-ı İlâhî'den kovulmuş ve sonsuz rahmetten nasipsiz kalmış şeytandan Allah'a sığınır; her zaman olduğu gibi abdeste de, engin rahmet sahibi ve yegâne merhametli Rahmân ü Rahîm'in adıyla başlar.

Sonra, suya temas ederken, İslam nimetinin büyüklüğünü düşünür, onu bir ışık kaynağı ve manevî lekelerden kurtulma vesilesi kılan ve suyu da maddî kirlerden arınmak için tertemiz bir nezafet vasıtası yapan Allah'a şükreder.

Mazmaza (ağıza su verme) anında, "Allah'ım, Kur'ân-ı Kerim'i okuma, Seni her zaman gönülden anma, Sana layıkıyla hamd ü senâda bulunma ve en güzel şekilde kulluk yapma hususlarında yardımını istirham ederim. Allah'ım, bana Resûl-i Ekrem'in havzından kana kana içmek nasip eyle; öyle içeyim ki bir daha da ebediyyen susamayayım." der, avuç avuç Kevser yudumlayacağı bir güne erişme ümidiyle dolar.

İstinşak (buruna su verme) sırasında, daha dünyadayken ötelerin râyihâsını duymayı diler, ahirette de Cennet'in kokusunu koklamak ve onun nimetlerinden rızıklanmak için dua eder.

Yüzünü yıkarken, "Allah'ım, dostlarının yüzlerini ağartıp nurlandırdığın, hasımlarının çehrelerinin ise kapkara olduğu gün yüzümü ağart, beni de nurlandır." diyerek bir kere daha nazarlarını cuma yamaçlarına diker.

Ondan sonra yıkadığı ya da meshettği her uzuvla beraber ayrı bir isteğini daha dile getirir:
Hesap gününde muhasebesinin kolaylaştırılmasını, amel defterinin sağ taraftan verilmesini,

saçının ve cildinin ateşten korunmasını, Cenâb-ı Hakk'ın arşının gölgesinden başka sığınılacak bir yer bulunmayan mahşer gününde Arş-ı A'lâ'nın himayesine alınmayı,

hayat boyunca sadece faydalı sözleri dinleyip en güzeline uyanlardan olmayı, cehennem ateşinden âzâde kılınmayı,

ayakların kaydığı o gün sırat köprüsünde ayaklarının kaymamasını ve cennete yürürken yolda kalmamayı talep eder.

Abdesti tamamlarken, "Allah'ım, sa'y ü gayretimi bol bol ihsanlarla mükafatlandır; günahlarımı mağfur eyle, beni bağışla; amellerimi makbul kıl, bana kârlı bir ticaret lütuf buyur ve hiç zarar ettirme." der;

sürekli tevbe eden ve temizliği tabiatının bir yanı haline getirip günahlarından arınan kullardan olmayı diler..

ve böylece, abdestin her safhasında bu mülahazalara bağlı kalan bir insan adım adım tam bir konsantrasyona yürür.

Abdest suyuyla beraber günahlarının da döküldüğüne inanan mü'min, abdestle kazandığı metafizik gerilimi ezân-ı Muhammedî'yi dinlerken de devam ettirir, hatta daha da artırır.. ezanı müteakiben bir de sünnet namaz kılarak derinlik içre derinliğe ulaşır. Madem, sünnet ve nafile namazlar "cebren linnoksan"dır; yani, farz namazlardaki noksanları tamamlar, eksiği gediği giderir.. ve madem Cenâb-ı Hak nafileleri edâya ekstradan bir yakınlık va'dinde bulunmuş; "Kulum Bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevgili olan bir amelle yaklaşamaz.

Farzları eda eden kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki, nihayet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli... olurum." demiş.. işte o, bunları düşünerek ve sürpriz bir yakınlık talebini haliyle seslendirerek sünnet namazı tamamlar. Böylece, konsantrasyon adına çok önemli bir adım daha atmış, namazla bütünleşme yolunda son mesafeyi de katetmiş ve farzı kılmaya hazır hâle gelmiş olur.

Böyle dikkatli ve hassas bir kul için, namazı bekletme hiç söz konusu değildir, her zaman namazı bekleme esastır. O, namazdan, hatta ezandan evvel abdestini alıp "Tam tekmil hazırım Allah'ım! Sen bana teveccüh buyurduğun an, nazarlarımın Sana müteveccih olduğunu göreceksin." duygusuyla gerilmiş olarak "Haydi, şimdi huzuruma çıkabilirsin" komutunu bekler; bekler ve bir dizi hazırlıktan sonra iyice heyecana gelmiş vicdanıyla adeta "Seccadem neredesin!" der. Zaten, abdest öncesinden başlayıp ezan ve sünnet namaza kadar sürüp giden hazırlıklar silsilesinde insan böyle bir metafizik gerilimi yakalayamamışsa, o işte bir eksiklik var demektir. Fakat öyle olsa da, farzdan önce kâmet getiren müezzin, insanı ibadet düşüncesinden alıkoyup mâsivâullaha çeken her şeye son darbeyi indirir ve böylece konsantrasyonunu tamamlayan kul, en derin mülâhazalarla "Allahü Ekber" deyip namaza durur.

Meselenin bir diğer yanı şudur: Asr-ı saadette, yüce dinimiz İslam'ın emirleri birer semavî mâide (sofra) gibi ter ü tâze iniyordu. Sahabe efendilerimiz her gün farklı farklı ibadetlerle tanışıyorlardı. Mesela, bir gün namazı öğreniyor, ertesi gün ezanı duyuyorlardı. Ezan kulaklarında tın tın edip içlerine bambaşka bir ürperti ve heyecan salınca, namazı da işte o huzurla kılıyorlardı. O dönemin Müslümanları, duyup öğrendikleri her meseleyi çok süslü ve pek câzip buluyor; bu göz alıcı güzelliklerin cazibesine kapılıyor ve adeta büyüleniyorlardı. Onlar, her an gökler ötesinden haber alıyor, her gün yeni bir sürprizle karşılaşıyor ve bir nevi kesintisiz sürprizler kuşağında yaşıyorlardı.

Sürekli yeni bir sûre ya da ayet duyuyor, dinliyor; onunla yunuyor, yıkanıyor ve böylece ulvî hislerle donanıyorlardı. İşte, o semavî ve ilahî donanımla da Allah'ın huzuruna çıkıyorlardı. Dolayısıyla, onlar, metafizik gerilim elde etmek, gereken konsantrasyonu yakalamak ve ibadete hazır hale gelmek için ziyade bir cehd ve gayrete ihtiyaç duymuyorlardı. Sürekli maiyyet solukladıkları için farkına varmasalar da gayr-i irâdî olarak sürekli öteler düşüncesiyle ve manevî duygularla dolu bulunuyorlardı; "Şimdi huzura varma zamanı!" dedikleri an bütün hislerini ve latifelerini ibadet üzerine yoğunlaştırabiliyorlardı. Bundan dolayıdır ki, daha abdeste yönelirken Hazreti Ali Efendimiz'de bet beniz kalmıyor, yüzü sapsarı kesiliyordu. Kendisine "Yâ İmam! Bu ne hal?" diye soranlara "Daha ne olsun ki, biraz sonra Rabb' imin huzuruna çıkacağım!" cevabını veriyordu.

ÖZETLE

1- Abdest dualarını okumak,
abdestin âdâbına (edeplerine) dahildir.
Hak dostlarının dilinden dökülen bu içli niyazlar, okuyan kimseleri çok farklı iklimlere çeker götürür ve içlerini ibadet aşk u şevkiyle donatır.

2- Abdest suyuyla beraber günahlarının da döküldüğüne inanan mü'min, bu duygusunu ezân-ı Muhammedî'yi dinlerken daha da artırır.. ezanı müteakiben bir de sünnet namaz kılarak derinlik içre derinliğe ulaşır.

3- Sahabe efendilerimiz, sürekli maiyet solukladıkları için "Şimdi huzura varma zamanı!" denildiği anda bütün hislerini ve latifelerini ibadet üzerine yoğunlaştırabiliyorlardı.

FETULLAH GÜLEN

gözyaşım abdestimdir

Ya Ğaffar

Gizli pişmanlıklarımı bilen Sensin
Gözyaşlarıma değer veren Sensin
Bilirim rahmet denizini bulandıramaz cümle günahlar
Rahmetinle arındır bağışla beni

2 Ekim 2007 Salı

abdestmi alıyoruz? ellerimize abdest suyumu bulaşıyor?


Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bakın ne diyor;

"Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, İbn Mace)
"Ameller, niyetlere göre değer kazanır." (Buharî)

İbadetlerde elbette şekil de önemlidir, ancak asıl değerli olan, önemli olan niyetimizdir
Abdest niyet bakımından diğer ibadetlerden farklı bir durum arzeder, bu yönüyle Namaz, Hac, Oruçtan farklıdır.
Yunusa 72 millet dahi elin yüzün yumaz değil dedirtecek kadar doğal bir görüntüsü vardır abdestin, el,yüz,ayak yıkamak doğal davranışlardır,
Abdesti abdest yapan, Abdesti el,yüz,ayak yıkamakdan ayıran ayıraç NİYETimizdir.
Bu yönüyle ABDEST NİYETTİR.
Niyet yoksa abdestte yoktur, Ancak el,yüz,ayak yıkamış oluruz.
Niyetin dil ile yapılıp yapılmaması farklı bir konudur,
Ancak Abdestte gönlün, zihnin kesinlikle ne yaptığının bilincinde olması, Abdeste niyetli olması gereklidir.
Bu temizliğin el,yüz,ayak yıkamadan farklı, gönülle zihinle niyetle yapılan bir manevi temizlik olduğunun bilinciyle yıkanmalıdır azalar,
Allahın bu abdestle üzerimizdeki nimetini tamamlamak istediğini hissederek yıkanmalıdır azalar,
Allahın bu abdestle ( teyemmüm mantığı ile de bağlantı kurarak) el,yüz,ayak temizliği değil, gönül-zihin temizliğini kastettiğini algısıyla/duygusuyla yıkanmalıdır azalar.
Allahın abdest ayetindeki "Allah sizi tertemiz / Akpak / Arı-duru yapmak ister" şeklindeki isteğini hatırlayarak/anarak yıkanmalıdır azalar.

Maide suresi 6. Ayet
Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta iseniz, yahut yolculukta iseniz, yahut biriniz abdest bozmaktan gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, su da bulamamışsanız, temiz bir toprağa teyemmüm edin. Bunun için de yüzlerinizi ve ellerinizi o toprakla meshedin. Allah size bir güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye de üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor

Beni tertemiz kılmak istiyorsun, bende istiyorum, tertemiz kıl beni Allahım,
üzerimdeki nimetini tamamlamak istiyorsun, bende istiyorum, tamamla nimetimi Allahım,
Sen güçlük dilemezsin Allahım,
bunlar benim için Allahım...
Şükretmemi istiyorsun, Şükürler olsun Allahım...
Düşünceleri geçmeli zihinden, gönülden,
Abdeste niyet olmalı ki, Abdest olsun
Şimdi soralım kendimize

NİYET ETTİM ABDESTE DİYORUZ DA
ABDEST ALIRKEN NEYE NİYET EDİYORUZ?
EL-YÜZ YUĞMAYAMI? SERİNLEMEYEMİ?
KALBİ,RUHİ,DÜŞÜNSEL ARINMAYAMI?
EL,YÜZ,DİRSEKLERE KADAR KOL, AYAKLAR YIKANIYOR
BAŞ MESH EDİLİYOR
ŞEKİL YERİNDE
YA MANA?
YA ASIL GAYE?
YA RUH TEMİZLİĞİ OLAN TEVBE
KALBİMİZ İKİ NAMAZ ARASINDAKİ GÜNAHLARA NASIL BAKIYOR
PİŞMANMI? UMURSAMIYORMU?
ELİMİZİ YIKARKEN ELİMİZLE İŞLEDİKLERİMİZİ DE YIKIYORMUYUZ?
ABDEST DENEN GÜNAHI,KİRİ SİLİP SÜPÜREN NEHİR AKIP DURURKEN
BİZ NEHRİN ORTASINA GİRİPDE YIKANIYORMUYUZ
YOKSA KENARINDAN ELLERİMİZİMİ ISLATIYORUZ?
ELLERİMİZE ABDEST SUYUMU BULAŞIYOR?
ABDESTMİ ALIYORUZ?
Etkin.Z

çaresizseniz çare sizsiniz



ÇARESİZSENİZ, ÇARE SİZSİNİZ !.


Sular yükselince, balıklar karıncaları yer..
Sular çekilince de karıncalar balıkları yer...
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir...



Çünkü kimin kimi yiyeceğine.. "Suyun akışı" karar verir...



Gidene kal demeyeceksin...
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.


Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme, yoksa değersiz olan hep sen olursun...

Düşün...

Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır seni sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?

Herşey sende başlar, sende biter...

Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini...

Hep hatırla: "Çaresizseniz, Çare "SİZSİNİZ"...

ÇARESİZLERİN ÇARESİNİN KAPISINI ÇALACAK OLAN YİNE SİZSİNİZ
SULARI TERSİNE AKITACAK OLAN YİNE SİZSİNİZ
İÇİNİZİ KİRLETEN SUYU

İÇİNİZİ ARITAN SUYA ANCAK SİZ DÖNÜŞTÜREBİLİRSİNİZ
HANGİ SUYUN NASIL VE NEREYE AKACAĞINA KARAR VERECEK OLAN DA SİZSİNİZ

Abdest: Suların Sonsuza Aktığı Dem (senai demirci)




Suya vardığında, aslında ateşi kucaklamaya gidiyorsun.

Zira suyun aslı ateştir.

Suyun yapıtaşlarından biri yakar, biri yanar.

Yakan ile yananın bir araya geldiği yere elini hiç endişesiz değdiriyorsan, ateşin ortasından sana serinlik lûtfeden Rabbinin takdirine güveniyorsun demektir.

Bil ki, ateşi sana serinlik eyleyen, senin için suyu da paklık vesilesi eyliyor.

O’na kul olmazsan yeryüzünde hiçbir su aklamaz seni.

Suya vardığında, aslında avucuna gökleri sığdırıyorsun.
Zira su sana indirilir.


Sana indirilen senin erişemeyeceğin yerde demektir.

Göklerde bulutlara bindirilen,

rüzgârların önü sıra gezdirilen,

yağmurlardan damla damla süzülen,

ince ince alnına değdirilen

lûtufla tanışıyorsun şimdi.


Sana hiç erişemeyeceğin yerden nimetler indiren Rabbin, her şeyin gelip geçtiği, her bulduğunun bitip tükendiği, her güzelin bırakıp terk ettiği yerde, sana sonsuzluk çağrısı yapıyor.

Eline dokunan su, tenini serinletmekle kalmıyor, sonsuz sevdalar yüklü kalbine teselliler yağdırıyor.

Abdeste hazırlanıyorsun.

Gövdeni kutlu bir paklığın gölgesine çekiyorsun.

Sanki Leylâ vurgunu bir Mecnun gibi çölde suya kanıyorsun.

Şadırvanda su şakırtısı bir vaha serinliği değil mi sana?


Abdeste niyetleniyorsun.

Kalbini Sevgililer Sevgilisi’nin [sas] kalbine yanaştırıyorsun. Suların bile yolunda akarak paklandığı Sevgili’nin [sas] yolunda akıyorsun. Resûl’ün [sas] pak niyetine dudağını değdirerek, suyun serinliği ile değil, rahmetle ıslanıyorsun.


İşte abdeste başlıyorsun.

Önce ellerini yıkıyorsun.

“Terk-i dünya ile yıka ellerini!”



Ellerinle biriktirdiklerinden yu kendini... Varlığının suların akışı gibi gelip gittiğini bil evvelâ. Eline avucuna sığan bir şey yok şu fani dünyada. Parmakların arasından kayıp gidiyor sevdiklerin ve biriktirdiklerin. Ne onlar sana kalıyor, ne sen onlara kalıyorsun. Bunu bil ki, eline değen abdest suyuyla, elini şerden çek; hayra yanaştır. Elini fani olanlardan çevir; sonsuza eriştir. Elinle ettiklerinden tövbe et. Dünyanın kirini avuçlarından akıt.

“Anmakla yıka dilini, damağını ve dudağını!”

Yalanı yıka ağzından. Boş sözden arındır dilini damağını. Tattıklarının su gibi gelip geçtiğini bil. Dudağına suyu değdiren Rabbindir. Dudağını dudağına dokunduran Rabbinin rahmetidir. Dudağının dudağına değmesi, billûr sulardan daha serindir. Suyu sana verdiği gibi suya hasret dudağı da veren O’dur. Suyun paklığını damağına değdirirken, Rabbini anmakla tatlandır ağzını. Dilini suyla serinletirken, yalan ve gıybetin, boş söz ve lakırdının tortularını da yak!

“Kibirden arınmakla temizle burnunu!”

Ne efsunkârdır güzel koku! Burnunun dikine gidenleri bile ardı sıra sürükler. Uzakta kalmış hatıralar, unutulmuş bahçeler ince bir kokuyla hatırlanır hemen. Burnuna değen su, cennetin kokusunu hatırlatsın sana. Burnuna çektiğin su, gülleri gül eyleyen Muhammed’in [sas] gül kokusuna yanaştırsın seni.

“Yüzünü hayâ ile temizle!”

Yüzün ki varlığının odağıdır, ruhunun billûr âyinesidir; abdest niyetiyle yüzüne değen su seni Rabbinin vechine yönlendirir. Abdeste niyet, yüzünü Allah’a teslim etmek gibidir. “Ben O’nu görmesem de, O beni görüyor!” diyenlerin işidir abdest. Kimsenin görmediği yerde, kimsenin bilmediği kuytularda, kimsenin tanık olmadığı yalnızlıklarda, sırf O’nu razı etmek için yüzünün her noktasında suların serinliğini hisseden, yüzünün her noktasını Rabbinin nazarına tutar; Rabbine teslim eder. Yüzünden sular süzülürken, sen de O’na bakarmışçasına hayânı kuşan. O’nun nazarında olduğunu bil ki, aynalardan utanma. O’nun seni gördüğünü bilerek yaşa ki, kendini kendine mahcup etme. Yüzündeki serinliği O’nun seni bildiğine tanık bil ki, başkalarını razı etme telaşından kurtar kendini. Yüzünü Rabbine teslim et.

“Kollarını tevekkül ile yıka!”

Yapıp ettiklerini kendinden bilme. Elini işlere eriştiren de, işlerini sonuca ulaştıran da Rabbindir. Tembellik edip elini işten çekme; çünkü tevekkül sana düşeni yapmanı gerektirir. Kibirlenip elinin işlere yettiğini de sanma; çünkü tevekkül elinden geleni yaptıktan sonrasını Rabbine havale etmeni gerektirir. Öyle yıka ki kollarını, tembellik de kibir de akıp gitsin parmak uçlarından.

“Kulaklarını söz dinlemekle ve sözün güzeline tâbi olmakla yıka!”

Dinlemek edebin de, öğrenmenin de başıdır. Kulağını hakka açmayan, dudağını hakka değdiremez. Dosta kulak vermeyen dost sahibi olamaz. Öyle yıka ki kulağını, boş söz ve yalandan, gıybet ve lakırdılardan temizle; güzeli duymaya ayarla. Çirkinliğe sağır ol.

“Ayaklarını O’ndan başkasından vazgeçmekle yıka!”

Nasılsa bir gün ayakların yerden kesilecek, adımların bitecek, bir adın kalacak yeryüzünde. İki ayağını birden yıkarken de, buraya geldiğini ama burada kalmayacağını hatırlat kendine. Sular ayaklarına değdikçe, bir yolcu edâsı dolsun yüzüne. Ayaklarını yerden kes; sırata değdir. Öylece at adımlarını. Düşmekten kork! Öylece yürü. Ateşten çekin! O’na razı ol ki, O da sana razı olsun.



abdest enerji takviyesi (a. hulusi)



ABDEST “Abdest” ismiyle tanımladığınız şey, sudaki bioelektrik enerjinin sinir sistemi vasıtasıyla beyne ulaşması ve enerji takviyesidir.

1-MADDİ ANLAMDA ABDEST

Suyla olur ya da toprağa teyemmüm ile...
ABDEST, TEMİZLİK İÇİN DEĞİL;
BEYNİN BİOELEKTRİK İHTİYACINI KARŞILAMAK İÇİNDİR!

Abdest nedir, nedendir? Bu soruya hemen herkesin vereceği cevap bellidir.
“Temizlik için!”
Ya...? Öyle mi?..
Eski deyişle “5 paralık aklı” olan biri, abdest almak temizlik gayesi ile getirilmiş bir hüküm olsa idi.
“Elini toprağa sür de sonra topraklı elinle suratını, kollarını sıvazla”; der mi idi? Gaye temizlik ise...
Siz karşınızdakine, “elini toprağa bula da sonra suratını sıvazla”; der misiniz?
Cevabınız elbette ki tek bir kelime değil mi? “Hayır!”
Peki öyle ise şimdi gene soralım...
Gaye temizlik değil ise, ne?

Nefesinizi tutun ve saatinize bakın.
Kaç saniye soluk olmadan durabileceksiniz? 1-2 dakikaya kadar uzanabiliyorsunuz değil mi?..
Peki denizin içine girip de nefesinizi tutarak kaç saniye durabiliyorsunuz suyun altında. 15-25 saniye civarında!
Peki bu aradaki fark neden?
Çünkü, suyun dışında iken bedeninizin tüm yüzey hücreleri lokal oksijen alım içide de ondan.
Oysa, suyun içinde iken bu yol kapanıyor ve sadece ciğerinizdeki oksijen ile başbaşa kalıyorsunuz.
İşte bu oksijen alımı meselesinde olduğu üzere, kolunuzu ya da yüzünüzü su ile sıvazladığınız zaman, sıvazlanan hücrelerden vücuda belli bir ölçüde elektrik takviyesi mevcuttur.
Yâni beyin, çalışması için gerekli elektriği kısa ve kolay yoldan bu şekilde temin etmiş olur.
Bunun için de şarıl şarıl akan suya hiç ihtiyaç yoktur!
Zira önemli olan o organlardaki hücrelerin suyla temas etmesidir. Fazlası zaten akar gider!
Yıkanmak ise gaye, kirden paklanmak ise fazla suya da ihtiyaç vardır. Ama abdest için yüzey hücrelerin ıslanması yeterli miktardır.

“SIK SIK YIKANIYORUZ,
ABDEST ALMAYA İHTİYAÇ YOK” DİYEBİLECEKLERE…

Ben sık sık yıkanıyorum, abdest almaya ihtiyacım yok, ya da böylece elektrik alıyorum bu bana yeter; diyebileceklere...
Arabaya benzini doldurdunuz ve olduğunuz yerde çalıştırıyorsunuz! Böylece nereye varırsınız ki?..
Elektriği yâni enerjiyi beyne verdiniz; peki bu enerjiyi ne yönde ve nasıl kullanıyorsunuz?..
Beyni, ruha ve ölüm ötesine dönük bir şekilde enerji üretmesi için elektrikle takviye etmek de mümkün…
Aldığınız bu elektriği tamamiyle geçici dünya zevkleri için tüketip, öbür yanda bu enerjiye en çok ihtiyaç duyacağınız yerde şaşa kalmak ve pişmanlık içinde azâb çekmek de mümkün!






TEYEMMÜM, BEYİNDE BASKI VE STRES OLUŞTURAN

STATİK ELEKTRİĞİN ATILMASIDIR!


Evet, suyla abdest böyle… Ya teyemmüm?..

Yâni elini toprağa sürüp sonra yüzüne ve sonra gene toprağa sürüp önce sağ ve sonra da sol koluna avucunu sürme! Üstelik elinin iç yarısını kolunun bir yanına sürerken, öbür yarısıyla kolunun dış yarısını sıvazlama. Yâni aynı yerin üstünden geçmeme!

Bu defa ben söylemeden siz cevabı açıklayıvereceksiniz:

“Topraktan elektrik alma! Sudaki elektriği bulamadığın anda topraktaki elektrik ile beyne yardımcı olma. Bünyedeki statik elektriği topraklama vs. vs.”

Evet, görülüyor ki, abdest olayında gaye temizlik değil, beynin elektrik ihtiyacının karşılanması söz konusu. Zaten, zaman zaman Resûl-i Ekrem'in bir bardak miktarı su ile bile abdest aldığından sözedilir ki, bu dahi olayın esasının temizlik gayesine mâtuf olmadığını işaret etmeye yeter.

Eğer dışardan suyu vücuda sürmek suretiyle elektrik enerjisi temini amacına mâtuf değilse abdest, acaba ne içindir?... bunu düşünmek gerekir.

Aynı şekilde “Teyemmüm” dediğimiz şey de vücutta statik elektriğin, beyin üzerinde büyük baskı ve stresi oluşturan statik elektriğin atılmasıdır. Yani “ibadet” denen bu çalışmaların herbiri, tamamen bilimsel birtakım gerçeklere, fiziksel, kimyasal birtakım “sistem gerekleri”ne dayalı şekilde önerilmiş çalışmalardır!

ABDESTİN AKABİNDE

NİÇİN NAMAZ KILINMASI ÖNERİLMİŞ?

Beynin ihtiyacı olan bu bioelektrik enerji, aldığımız gıdalardan uzun süren analiz metodlarıyla elde edilebildiği gibi; osmos yoluyla, hücresel çekim yoluyla da elde edilebilmekte! Siz, abdest aldığınız zaman suyu elinize sürersiniz... Abdest alırken illâ çok bol su olacak diye bir kayıt yoktur. Mühim olan suyun her kıl dibine temas edecek bir biçimde yani her hücreye temas edecek bir biçimde sürülmesidir. Bu “su” dediğimiz H2O yani enerji kütlesi, her hücrede bulunan sinir yoluyla doğruca kestirme yoldan enerji harcanmaksızın beyne ulaştırılır. Beynin bioelektrik enerji ihtiyacını kısa yoldan etmin etmek gayesiyle….

İşte bu birinci ana sebep dolayısıyla “abdest alma” dediğimiz olay meydana gelmiştir.

İşte bunun akabinde de, mümkünse abdest aldıktan sonra 2 rekât namaz kılın” veya “Allah’ı anın... Tesbih edin” denmesinin sebebi de, vücuda bu bioelektrik güç girdikten sonra hemen anında en iyi şekilde değerlendirebilme gayesine mâtuftur!

2-MÂNEVİ ANLAMDA ABDEST

”Abdest”, şirk oluşturan düşüncelerden arınmaktır!.

Duyularından ve organlarından sâdır olan fiillerden; yâni bunları kendi yarattığını sanıp kendine maletmekten arınmaktır.

Her şey bir hikmete dayalı olarak Hakk tarafından yaratılmaktadır; diyebilmektir! Ve hattâ, idrâk edemiyorsan eğer, “Hakk”ı “hikmet”le kayıtlamaktan dahi kaçınmaktır!

Abdestten bir mânâ da dünyaya ait beşeri değer kirlerinden arınmak suretiyle varlığın hakikatına yönelme anlamı taşıdığını da unutmayalım.

Ahmed Hulûsi






1111

kirpiğimin ucundaki damlada


Güzeli Seven Güzel! Sana Feda Edeceğim Güzellikler Ver!

Güzeli seven Rabbim, benim içimi nurlarınla güzelleştir… İçimin güzelliğiyle davranışlarım nurlansın!…
Gözlerimin bakışında Sen olmalı, kirpiğimin ucundaki damlada Sen parlamalısın!… Senin yolunda çalışırken yorulduğum için dinlenmeliyim… rahatım da Senin için olmalı yani… Uykumda Seni sayıklamalıyım… Yollarım Sana gelmeli hep! Dönse dolaşsa yine Seni bulmalı adreslerim!… Hayatımdaki her ciddi adımı Senin için atmalı, yine Senin için koşmalıyım, Senin yolunda…
Affetmeyi seven Rabbim, affedilmenin huzurunu yaşattır bana… Günahkar kulunun tek tesellisi; Senin huzurunda af dilerken, süzülen gözyaşlarıdır… Bunca günahıma rağmen, beni bir nebze rahatlatan; tövbe etmeyi nasip eden Rabbimin, kullarını affetmeyi sevmesidir…
Senden koparma beni! Sensiz bırakma kalbimi… Senden uzak kalınca; öyle aciz, öyle çaresizim ki… Seninleyken huzurum dorukta; sanki her şey, her güzel şey benim, tüm mutluluklar benimle… Dünyanın tüm çiçeklerini koklasam, Sana dua ederkenki huzuru yine bulamam…
En güzel sözleri kullansam Senin için, hep Seni söylesem konuştuğumda; Seni anlatmaya yine doyamam!… Dostlarını sevsem; kalplerinde Sen yaşıyorsun diye… Tüm yarattıklarına ibretle baksam; Seni hatırlatıyor diye… İçimdeki sevgiye dair ne varsa yapsam; Seni sevmeye yine doyamam!…
Kulunu affeder misin Rabbim; beni Sana adasam?!…
Güzeli seven güzel! Sana feda edeceğim güzellikler ver!…

AĞLAT




Öyle bir gözyaşı verki ya Rabbi...

Aklansın ölümün kara düşleri

Korkuları, umutlara döndürsün

Rahmetinle, her damlası cehennemler söndürsün

Âşıkların abdesti ve namazı…

Âşıkların abdesti ve namazı…

Akşam namazı vaktinde herkes mumunu yakar, sofrasını kurar;
bense sevgilinin hayâline dalar, gamlara batar;
ağlayıp feryat etmeye koyulurum.
Gözyaşıyla abdest aldığımdan namazım da ateşli olur.
Bir ezan sesi geldimi, mescidimin kapısını yakar yandırır.
Hak kapısını nasıl çalayım? Ne el kaldı ne gönül!
Ey Mevlâm, eli de sen aldın, gönlü de sen;
bari bir aman ver bana!
And olsun Allah’a ki namazımı kılarım;
ama rükû tamamlandı mı, imam kim?
haberim bile olmaz.
Mevlâna (Gazel, VII, 263, 264)


abdest ibadet için en güzel kostümdür (f.gülen)



Abdest, ibadet için gereken en güzel kostümdür



İbadetlere mânen ve ruhen hazırlanmaya vesile olan ve onlardan azamî istifadeyi sağlayan abdest, özellikle namaz yolunda ilk tembih ve birinci hazırlıktır. Abdest her amel ve ibadet için değil, başta namaz olmak üzere bazı ibadetler için farz kılınmıştır.

Namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak veya Kur'an-ı Kerim'i elle tutmak için abdestli olmak farzdır; Kabe'yi tavaf etmek için alınan abdest vacip; ezan okumak, kâmet getirmek ve din ilimlerini okuyup okutmak gibi maksatlarla abdest almak ise menduptur; yani, din kat'î olarak emredilmese de yapıldığında sevap kazanılan bir ameldir. Ayrıca, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) her zaman abdestli olmaya itina gösterdiği ve abdest almadan hiçbir iş yapmadığı malumdur; bu itibarla da, Müslüman'ın sürekli abdestli bulunması sünnettir.

Evet abdest, namaz yolunda ilk ikaz ve birinci hazırlıktır. Ne var ki, onun istenilen semereyi verebilmesi insanın mülahazalarındaki derinliğe bağlıdır. Aslında insan, duygu ve düşüncelerindeki samimiyet ölçüsünde, yaptığı bütün işleri derinleştirebilir ve başından geçen her hadiseye bambaşka bir mahiyet kazandırabilir.

Eksiksiz abdest, günahlardan arındırır

Namazı daha derince duyabilmek için de henüz abdeste teşebbüs ederken aynı şekilde gönülden mülahazalarla dolu olmak gerekir. "Allah'ım, Senin huzuruna dünyevîliklerden arınmış bir insan olarak çıkmam için bana abdest kurnasını işaret ettin; bu işaret ve emrine binâen abdest alıyorum. Şayet, 'Namaza durmadan önce yedi defa deryaya dalman lazım' demiş olsaydın, ben onu da yapardım." deyip abdesti Cenâb-ı Hakk'ın emri olan bir vazife bilmek ve onu Allah Teâlâ'nın tayin ve tespit ettiği bir nevî ibadet kostümü şeklinde değerlendirmek icap eder. Çünkü, abdestin ne ifade ettiğini, nasıl bir temizliğe vesile olduğunu ve bizi misal âlemi itibariyle hangi hüviyete büründürüp nasıl güzelleştirdiğini sadece O bilir ve O görür. Bir de, O'nun izniyle mele-i âlânın sakinleri ve hafaza melekleri görürler. Dolayısıyla, Hazreti Rahman, "matlûp keyfiyet şudur" deyip bize emir buyurduğu temizlenme tarzı ne ise ve bizi nasıl görmek istiyorsa, onu o şekilde kabul edip uygulamak mü'min olmanın gereğidir. Abdestin va'd ettiklerine ulaşabilmenin ilk şartı da, ona her şeyden önce sırf Allah emrettiği için değer vermek ve maddî-manevî temizleyiciliğine inanıp onu dinin belirlediği esaslar çerçevesinde ele almaktır.

Abdestin manevî kir ve lekeleri de yuyup yıkayan bir temizleyici olduğunu vurgulayan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bir mü'min abdest alırken yüzünü yıkayınca, gözüyle işlediği bütün günahlar yanaklarından damlayan o su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür gider; ellerini yıkayınca elleriyle yaptığı hataların vebali abdest suyuyla beraber düşer kaybolur; ayaklarını yıkayınca da harama yürümek suretiyle ayaklarının sebep olduğu bütün günahlar parmaklarının ucundan süzülen en son damlayla akıp tükenir. Böylece, eksiksiz abdest alan bir kul, günahlarından bütün bütün arınmış ve temizlenmiş olur." (Müslim, Taharet 32) Demek ki, sağdan-soldan üzerine bulaşan maddî kirleri temizleyen insan, abdest sayesinde, manevî lekelerden de arınmış, huzur-i Kibriyâ'ya en uygun ibadet kisvesine bürünmüş ve Hazreti Sultan'nın yüce dergahına çıkmaya tam hazırlanmış olur.

Diğer taraftan, namaza duracak insanın önce abdest kostümünü giyinmesi gerektiği gibi, kalbini ibadetin ruhundan uzaklaştırabilecek bütün meşgalelerden de âzâde olması icab eder. Onun içindir ki, insanın sıkıştığı bir durumda namaza durması çirkin görülmüştür. İnsan, evvela, atması gerekli olan şeyleri atmalı, ibadet turnikesine sadece ibadet duygusuyla girmeli ve kendisini meşgul edebilecek bütün menfi tesirlerden kurtularak namaza öyle durmalıdır. Zaten, fıkıh kitaplarında bu mesele ele alınırken hüküm kalbin meşgul olup olmamasına bağlanmış ve şayet insan tuvalete gitme ihtiyacı içinde ise onun namaza durması mekruh sayılmıştır. Çünkü, kalb ve zihin bir işle meşgulken diğer bir işe konsantre olamaz. Zihni bir ihtiyaca yoğunlaşan insanın ikinci bir meseleye teksîf-i himmet etmesi çok zor, hatta imkansızdır. Dolayısıyla, böyle bir ihtiyaçla meşgul olan kimsenin namazı şuurluca kılması, onun hakkını vermesi ve ibadetini derince duyması mümkün değildir. Dahası, öyle bir vaziyette namaza durmada, namaza hakaret de söz konusudur; zira o, hemen geçiştiriliverecek kadar basit bir iş değildir. Namaz, hemen aradan çıkarılıversin diye değil, hem o anı nurlandırsın hem de bütün hayatı aydınlatsın diye vardır. Bütün bu hususlardan dolayıdır ki, Vehbe Zühaylî gibi bazı fıkıhçılar, abdeste niyetin daha ıtrahâta gidilirken yapılmasını uygun bulmuşlardır. Çünkü, böyle bir niyet sayesinde, huzur-u kalble namaz kılmak için yapılan bütün ön hazırlıklar ibadet kategorisinde değerlendirilir; abdest öncesi hazırlıklardan başlayıp namaza durma anına kadar geçen her merhale insana sevap kazandırır.

İbadet havasına bürünme ve namaza konsantre olma açısından da abdest çok önemlidir. Ne havanın soğukluğu ne de sıcaklığı, bir mü'minin tastamam abdest almasına mani değildir. Şartlar nasıl olursa olsun, o bir yolunu bulur ve miraca yükselecek bir yolcu edasıyla maddî-manevî temizliğe koyulur. Daha ellerini suyun altına götürürken, çoktan Rabbin mehafet ve mehabeti altında bir ibadeti eda ediyor olma havasına girer ve dünyaya ait fuzûlî sözleri terk eder. Sonra da, her uzvunu yıkayışıyla biraz daha mesafe alır, farklı bir aydınlık idrak eder ve daha ayrı bir canlılığa erer.. abdest esnasında okunan duâları bilir ve zikrederse ya da onların ihtiva ettiği manaları zihninden geçirip bir de o yüce duygularla Cenâb-ı Hakk'a yönelirse, işte o zaman bütün bütün ruhânîleşir ve bambaşka bir metafizik gerilim içine girer.


ÖZETLE
1- İbadetlere mânen ve ruhen hazırlanmaya vesile olan ve onlardan azamî istifadeyi sağlayan abdest, özellikle namaz yolunda ilk tembih ve birinci hazırlıktır.

2- Abdestin va'd ettiklerine ulaşabilmenin ilk şartı, ona sırf Allah emrettiği için değer vermek ve maddî-manevî temizleyiciliğine inanıp onu dinin belirlediği esaslar içinde ele almaktır.

3- Namaza duracak insanın önce abdest kostümünü giyinme-si gerektiği gibi, kalbini ibadetin ruhundan uzaklaştırabilecek bütün meşgalelerden de âzâde olması icab eder.

insan kılınma bilinci abdestle doğar (ismet özel)


NAMAZ İNSANI KILAR
NAMAZLA İNSAN KILINMAK İSTİYORSAK EĞER
NAMAZDAN ÖNCE İNSAN KILINMAK İSTEĞİ BİLİNCİ OLMALI
ÖYLEYSE İNSAN KILINMA BİLİNCİ NEREDE DOĞAR
İnsan kılınma bilinci abdestle doğar

İstek şudur: İnsan kılınayım.

İnsan kılınmak isteyen kim?

Bu soru sorulduğunda insan kılınma bilincinin doğduğu, doğmasına elverişli olan bir mekânın bulunması gerektiğini anlıyoruz.

İnsan kılnma bilinci hangi mekânda doğar?

Bu sorunun cevabı aptes almakla verilir.

Aptes su ile alınır diyorsak
teyemmümün aptesi ne kadar açıkladığını ayrıca fikretmek,
ayrıca düşünmek gerektiğini de kabul ediyoruz demektir.

Su ile alınan aptes beşeriyete mensubiyet dolayısıyla bedene ilişen iftiharın reddi ve bedenin insaniyete kavuşma talebinin beyanıdır.
Daha doğrusu beşeriyetin canlılar âlemine bir tür kör-kütük mensubiyeti dolayısıyla hâsıl olan biçimsizlikten kurtulma eylemidir.

Aptes alınmak suretiyle varlığa ilişkin algılanabilir sınırların belirlenmesi çabası gösterilir.

Önce eller yıkanır.
Uzuvlar arasında kibre vesile olmaya en çok ellerin müsait oluşu ellerin önce yıkanmasının sebebidir. İnsan yapısı dedikleri hemen her şeyden eller sorumludur. Elden gelen yapılır. El marifetiyle yapılır. Yapmak en çok elin sebep olduğu bir şeydir. Üstelik bedenin uzuvları arasında kendi kendini yıkayabilme yeterliği gösterebilenler ancak ellerdir. Ellerin istiğnasından korkulur. Eller hubris yolunu açar. İnsan insanlığın kuyusunu elleriyle kazar.

Aptes almanın bir sonraki aşamasında
ağza su verilir.
Ağzın sınırlandırılması pek mühimdir. Kâinatın tahribine kolaylıkla açılabilecek olan ağız ve ağızlardır çünkü. Felaketlerin çabuklaşması, afetlerin şiddetlenmesi ağızla, ağızdan gerçekleşir. Ağızdan ağıza yayılan korku vericidir. Ağız yıkıcılığın, ifsat etmenin bahane bulduğu mekândır. Ağzı olumluluğa ve üstünlüğe uygun kılmak için yapılacak işler mutlaka ağır zahmet ve sıkı intizam gerektirir. Aptes alınırken ağza su verilmesi çekilen zahmete ve hissedilen intizama dair bir yemin gibidir.

Buruna su verilir. Böylelikle burnun dış cephe itibariyle yalıtkan ve beşeri karaktere yuvalanmış bulunan tahakküm fikrini destekleyen özelliği asgariye indirilmiş ve iç çeper yoklanarak burun aracılığıyla ulaşılabilen hassasiyetlere daha geniş alan açılmış olur. Süfliliğin bastırılmasının kolaylaştırılmasına ve ulviliğin genişlemesine fırsat verilmesine işaret eder.

Yüz yıkanır. Aptes alırken yüz yıkama herhangi bir yüz yıkama değildir. Gerek uykudan uyanıp yıkanan yüz gerekse ağladıktan sonra yıkanan yüz fayda veriyorsa bedenin beşerilikte çakılıp kalmasına yardımcı olduğundan fayda yeriyordur. Sırası geldiği için aptes alınırken yüz yıkanır. Diğer yüz yıkamalardan farklı olarak bu sefer beşeri vasıflar yüzünden kazanılmış bir yüz terk edilir. Yüzün çevrilmeye, yüzün kendini çevirmesine değer niteliği ortaya çıkarılmak istenir. Bakılabilir bir yüz olmaya çabalamaktan ziyade bakılmak istenen bir yüze itibar edildiğinin kararına cevaz verilir. Aptes alınırken yıkanan yüz riyadan mutlak manada sakınmayı vadeden yüzdür.

Kollar dirseklere kadar yıkanır. Dirseklere kadar. O eklem yerleri çıkar ilişkileriyle örülü beşer hayatının dalaverelerine bulaşma yatkınlığıyla anılır. Aptes alınırken kolların dirseklere kadar yıkanışı dalaveresiz bir dirsek temasının teminine imkân hazırlar. Beşer toplulukları içinde bulunmakla gelen duyarsızlık sıyrılıp bırakılır. Kollar dirseklere kadar yıkanır. Bir yandan benlik arayışı hızlandırılır; ama bir yandan da bireylik duygusunun bağımsızlık demek olmadığı gösterilmiş olunur. Eller ne kadar işleyişe ve yapışa medar ise kollar da o kadar irtibata medardır. Kolların dirseklere kadar yıkanmasıyla birlikte bütünleşmeye hazırlanmanın desteklenmesinin, bütünleşmenin tasdik edilmesinin işareti verilir.

Başa mesh edilir. Suyun elle başa değdirilmesi boyutlara verilen öneme ilişkindir. Beşer ortamında başa atfedilen manaların hepsi namaz hazırlığına indirgenir. Yaratılmış olana mahsus eylem sınırının yaratılışla tayin edilen boyut ve boyutlara müdahaleye kadar uzanmadığının ifadesine başa mesh etmek suretiyle varılmış olur.

Kulakların arkasına ve boyna mesh edilir. Bu hareketler varolan şeylerin varlığını anlayabilmek için onların süreçlerle bağına dikkat edilmesi gereğini temsil eder. Süreçlerin tabi olduğu nispette sunî olabileceği hesaba katılır ve itibara alınır.

Nihayet ayaklar yıkanır. Ayaklar hem yerden yalıtmayı sağlamak hem de başa mesh edilme vakıasını tamama erdirmek için yıkanır. Namazı eda etmeye hazır olmak için hem yerle (arzla) beşeri amaçlar doğrultusundaki bağlantıyı kesmek, hem de boyutlara verilen önemi tebarüz ettirmek lazımdır.

Sonuç olarak şunu söylemek gereklidir ki;
her kim aptes almışsa bununla dünyadaki varlığı hangi bakımdan hesaba katılacak olursa olsun o varlığın belli sınırlar içinde kalması gereğini vurgulamış, dünyada işgal edilen yerin anlamca tutarlılığının bir ihtiyaç olduğu görüşünü benimsemiş ve bir cihaz olmanın eşiğine varmıştır.
Aptes almak varlık alanının bir uyumsuzluk alanı olmadığının kanıtlanmasıdır.
Aptes alan saçmayı geride bırakmış ve giderek saçmayı savmıştır.
Artık namaz onu kılacak, çalışan bir cihaz şekline sokacaktır.

Cihaz; ama bir makine mi? Hiç de değil.
Eğer şeklini namazın verdiği cihaz bir makine olsaydı aptes almadan da namaza durulabilirdi. Çünkü makine, çalıştıkça üstün nitelik kazanan bir şey değildir. Hâlbuki namaz insanı kılar.
Namazın insanı kılması alınan aptes sayesinde olur.
Namazı eda edebilmek için aptesli olmak, aptes almış olmak lazımdır; Çünkü namazın neyi insan kıldığı belirlenmiş olmalıdır.
Hem tabiî hem de sunî, dolayısıyla da bu ikisinin mezc edilmesiyle ulaşılan beşerî vasıflarını geriletmeyi göze alamamış birinin insan kılınması eşyanın tabiatına aykırıdır.